para poltikası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
para poltikası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2014 Cuma

Ev yapımı kriz tehlikesi

Ev yapımı kriz deyince yanlış ekonomi politikaları sonucu kendi kendimize yarattığımız ekonomik krizleri anlamak gerekir.
1994 ve 2001 krizleri bu anlamda ev yapımı krizlerdi. Dışarıda belirgin olumsuz gelişmeler yoktu.  Ama içeride Türkiye ekonomisinin karşı karşıya olduğu sorunların teşhisinde ve reçetelerde yapılan yanlışlar 1994 ve 2001’de ekonomik krizlere neden oldu. 2008-09 krizi ise dışarıdan ithal edilmişti. O dönemde doğru ekonomi politikaları ile krize tepki verildiğinden Türkiye ekonomisi krizden hızlı çıktı. Oysa şimdi tamamen geçmişte kaldığını düşündüğümüz eski tarz ev yapımı kriz ihtimali ufukta görünür oldu.
    Üstelik tam da olumsuz gelişmelerin söz konusu olduğu bir dönemde. Amerikan faizleri yükselişin arifesindeler. Ucuz para döneminin sonuna yaklaşıyoruz. Avrupa ise bir türlü canlanamıyor. Sıfır hatanın şart olduğu bir dönemden geçiyoruz. Ne var ki, cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından dümene geçmesi beklenen yeni ekonomi yönetiminin 1990’lardaki gibi fahiş hatalara imza atması çok muhtemel.
      Başbakan’ın mevcut para politikasına karşı olduğu herkesin malumu. Başkanlık sistemine geçmek genel seçimde referandum çoğunluğunu elde etmekten geçiyor. Bunun için de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin oy oranı yüzde 50’yi aşmak zorunda. Böyle bir sonuç cepte keklik değil. Başbakan, daha canlı bir ekonomi istiyor. Yüzde 3,5-4,0 arası seyreden büyüme Başbakan’ı kesmiyor. Haksız değil. Bu büyüme temposuyla kişi başı reel gelir artışı son iki yıldır yüzde 2 civarında. Yoksulluğu azaltmaya devam etmek için yetersiz. Dahası, düşük büyüme, vergi gelirlerini reel olarak azaltmaya başladı ama kamu harcamaları tam gaz devam ediyor. Mali disiplinin bozulmaması için dolaylı vergilerin artması, dolayısıyla daha yüksek büyüme gerekiyor.
    Başbakan, faizlerin düşürülmesi ile iç talebin canlanacağını, buna karşılık böyle bir canlanmanın ne enflasyonu ne de döviz kurunu olumsuz etkilemeyeceğine inanıyor. Bence yanılıyor. Son iki yıldır Başbakan Yardımcısı Babacan ve Merkez Bankası yönetimi, zorlu bir çabanın içindeler. Dengeli büyüme adı altında bir yandan enflasyonu aşağıya çekmeye, diğer yandan da ihracatın ithalattan daha hızlı artmasıyla cari açığı azaltmaya çalışıyorlar. Bu yılın ilk çeyreğinde bu zor bileşim kısmen başarıldı. Yıllık büyüme yüzde 4,3 olarak gerçekleşti. Bu büyümeye net ihracat pozitif katkı yaparken, dolayısıyla cari açık azalırken, iç talepte de ılımlı bir canlanma oldu.
    Ancak enflasyonda katılık sürüyor. Temmuzda TÜFE’de beklenen düşüş gerçekleşmedi. Yıllık enflasyon yüzde 9,3. Çekirdek enflasyonda da artış devam ediyor. İki yıllık tahvilin faizi önceki gün yüzde 9,5’e yükseldi. Merkez Bankası’nın faizi ise 8,25’te. Bu arada döviz kuru da Türkiye gibi yüksek cari açığa sahip ülkelerde yükselmeye başladı. Merkez Bankası’nın son faiz indiriminin hatalı olduğunu savunmuştum. Korkarım haklı çıkıyorum.
    Bu koşullarda mevcut makroekonomik çerçeveyi bozmak krize yol açabilir. Başbakan cumhurbaşkanı seçildiği takdirde, kendisinin ekonomik görüşleri ile bağdaşık yeni bir ekonomi yönetimi oluşturması tutarlılık adına şaşırtıcı olmayacak. Babacan’ın kurulacak yeni hükümette yer almayacağı sanırım sır olmaktan çıktı. Babacan giderse Merkez Bankası yönetiminin de siyasal baskılara fazla dayanamayacağını düşünüyorum.

    Sanırım yeni ekonomi yönetiminin ilk işi faizleri düşürerek para politikasını daha da gevşetmek olacaktır. Bu gevşeme TL’ye hızla değer kaybettirir. Enflasyon da artmaya devam eder. 1990’lardan farklı olarak esnek kur ve düşük bütçe açığı yaratılan şokun etkisini hafifletebilir ama yine de birkaç aylık bir yalancı bahardan sonra Türkiye ekonomisinin durgunlaşmasını kimse engelleyemez. Ekonominin katı gerçekleri bazen yaşanmadan öğrenilmiyor.
(Bu yazı 8 Ağustos 2014'te Zaman gazetesinde yayınlanmıştır)

17 Nisan 2013 Çarşamba

Para politikasının sınırları


Bu hafta başında ekonomide iki önemli gelişme yaşandı. Pazartesi günü TÜİK Ocak dönemi işgücü piyasası istatistiklerini açıkladı. Dün de Para Politikası Kurulu hem politika faizinde hem de faiz koridorunun alt ve üst limitlerinde şok indirime gitti. Bu iki gelişme doğrudan bağlantılı olmasa da ekonomik gidişata dair bir durum saptaması yapmaya izin veriyor.

            Düşen büyümeye rağmen işsizlik cephesinde gidişat korkulduğu kadar vahim değil. Mevsim etkilerinden arandırılmış işsizlik oranları ılımlı bir yükselişin ardından bir kaç dönemdir yatay seyrediyor; Toplam işsizlik oranı yüzde 9,4, tarım dışı işsizlik oranı da yüzde 11,8 düzeyinde. Bu oranlar 2012 Ocak döneminde sırasıyla yüzde 9 ve yüzde 11,2 düzeyindeydi.  2,5 milyonun altına gerileyen işsiz sayısı da 3 milyona yaklaştı.

İşsizlik bıçak sırtında

            Herhangi bir iktisatçıya sadece işsizlik ile büyüme oranlarının gelişimi ile bilgi verseniz ve “ne düşünüyorsunuz” diye sorsanız, size vereceği yanıt, “bu çok normal bir gelişme, işsizlik düşük büyümenin sınırladığı istihdam nedeniyle artmıştır” olacaktır. Oysa tam böyle değil. Bu köşede son aylarda sık sık vurguladığım gibi düşük büyümeye rağmen istihdam artışları yüksek seyretti ama aynı zamanda işgücü artışı da yüksek oldu. İstihdam artışları çok büyük ölçüde hizmet sektöründe gerçekleşti. Ne ki, son rakamlar hizmet sektöründe istihdam artışının durduğunu gösteriyor. Bu kez artış uzun süredir durgun olan sanayi istihdamında meydana geldi. Kesin yargıda bulunabilmek için bir iki dönem daha beklemek gerekiyor ama son manzara bana iki şey düşündürüyor: Bir, hizmetlerdeki olağandışı yüksek istihdam artışının sonuna gelinmiş olabilir. İki, sanayi üretimi artsa da, gelecekte bu sektörde yüksek istihdam artışları beklememek gerekir. Bu da rekabet gücü açısından iyidir.

            Şimdilik göründüğü kadarıyla büyüme oranı henüz yüzde 3’e ulaşabilmiş değil. Bir miktar daha güçlenmesi bekleniyor. Bununla birlikte düşük büyüme-yüksek istihdam mucizesinin önümüzdeki dönemde tekrarlanacağını sanmıyorum. İşsizlikte artışın daha belirgin hale gelmesini bekliyorum.

Negatif faize merhaba

Merkez bankasının şok faiz indirimi negatif faizi gündeme getiriyor. Gösterge faiz yüzde 5,5’a geriledi. Para Politikası Kurulu açıklamasında, faiz indirimini iç talebi canlandırmak için değil, hızlanan sıcak para girişlerine set çekmek için yaptığını ima ediyor. Reel kur düzeyi alarm veriyor. TCMB Türk Lirasının bir miktar değer kaybetmesini istiyor. Kredi genişlemesi ise açıklamada belirtildiği gibi çizilen sınırın üstünde seyrediyor. Bu koşullarda yıl sonu enflasyonun yüzde 6’nın altına inmesi zor. Beklenen reel faiz negatif alana geçmiş durumda. Kredi faizleri daha da gevşerse kredi artışı daha da güçlenebilir ve artan talep fiyatlar üzerinde baskı oluşturabilir.

 Mevcut makro ekonomik görünüm para politikasının sınırlarına gelindiği izlenimini veriyor. Kredi gerilmesini dizginlemek için sıcak para girişlerinin dizginlenmesi yetmeyebilir. Merkez Bankası’nın elindeki aletlerle bir yandan reel kuru bir miktar aşağıya çekmesi, diğer yandan da kredi genişlemesini ve enflasyon artışını frenlemesi zor. Haziran 2011’de olduğu gibi BDDK’nın devreye girerek kredi artışını doğrudan frenlemesi gerekiyor. Gelecek günlerde bu yönde bir hamle sürpriz olmaz.

Türkiye ekonomisi dar bir alana sıkışmış durumda. Büyüme dengeli olmak zorunda. Ama aynı zamanda dengeli büyüme büyüye oranının işsizlik artışını kontrol altına alacak düzeylere çıkmasını engelliyor. Bana göre bu ikilem mevcut gidişatın özüdür.