büyüme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
büyüme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2015 Perşembe

Ekonomik büyüme tekliyor

Uzun süredir bu köşede sık sık ekonomik büyümenin parlak olmayan hali pür melali üzerine yazıyorum. Son üç yıldır Türkiye ekonomisi düşük büyüme rejimine hapis oldu.
Salı günü açıklanan 2014 son üç ayın ve tüm yılın GSYH rakamları düşen büyümeyi bir kez daha teyit etti. Üçüncü çeyrekten dördüncü çeyreğe GSYH yüzde 0,7 arttı. Böylece 2014 büyüme oranı yüzde 2,9 olarak kesinleşti. Zaten yüzde 3 civarında bekleniyordu. Ancak ayrıntılar son üç yılda ortalama yüzde 3 büyüyen Türkiye ekonomisinin bu yıl daha da düşük bir büyüme ile karşılaşabileceğini gösteriyor.
Geçen yılın son çeyreğinde yüzde 0,7’lik büyüme oranı aslında beklenenden daha yüksek geldi. Ancak alt kalemler bu büyümenin çok büyük ölçüde stok artışından kaynaklandığını gösteriyor. Bu şu demek: Talep firmaların beklediğinden daha düşük gerçekleşti. Diğer ifadeyle firmalar ürettiler ama planladıkları kadar satamadılar. Fazla üretim stokları şişirdi. Son çeyrekte özel tüketim artışı yüzde 1,4 olurken özel yatırımlarda yüzde 0,2’lik bir azalma oldu. Kamu harcamaları ise yüzde 0,7 arttı. Kabaca iç talepte bir puanlık bir artış oldu. Buna karışlık ihracatın yüzde 1,6 oranında gerilemesi ithalatın ise yüzde 9 artarak adeta patlama yapması ile net ihracatın büyümeye katkısı büyük ölçüde negatif oldu. Yüzde 0,7’lik büyüme 2,5 puanlık katkı yapan stok artışı ile gerçekleşti.
Bu ayrıntıları veriyorum çünkü bu yılın ilk aylarında ortaya çıkan gelişmeler geçen yılın son çeyreğine kıyasla daha tatsız görünüyor. Bir kere tüketici güveninde gözlemlenen büyük gerileme özel tüketimin büyümeye daha az katkı yapacağının işareti. Yatırımlarda ise son derece zayıf seyir devam ediyor. İhracattaki düşüşü büyüme ile aynı gün açıklanan şubat rakamları teyit etti. Geçen yılın ilk iki ayına kıyasla toplam ihracat yüzde 11 geriledi. Önceki yazımda ihracatın sorunları üzerinde durmuştum. Kısaca hatırlatmak gerekirse, Rusya ve Ukrayna’da ekonomi küçülüyor. İç savaşlar Ortadoğu’ya, özellikle düne kadar ikinci ihracat pazarımız olan Irak’a, ihracatımızı azaltıyor. AB’ye yönelik artışı ise (Dolar cinsinden) Euro’nun dolar karşısındaki büyük değer kaybı törpülüyor. Bu olumsuzluklara bu yılın ilk aylarında firmaların aşırı stokları azaltmak için üretimi kısma ihtimalleri eklenebilir.
Bu göstergeler ışığında 2015’in ilk üç ayında GSYH artışı geçen çeyreğe kıyasla çok zayıf kalacak gibi görünüyor. Bu öngörü altında yıllık büyüme sıfır civarında çıkıyor. Hükümet sözcülerinin dillendirdiği ilk çeyrekte yüzde 1,5 büyüme bana fazla iyimser geliyor. Yanılsam bile hükümet de büyümenin yüzde 3’lük ortalamanın altına inmekte olduğunun farkında.

Sonuçta iktidar partisi ikinci kez olumsuz ekonomik koşullarda bir seçime giriyor. İlki Mart 2009 yerel seçimlerinde ekonomik kriz dip noktasını gördüğünde gerçekleşmişti. Şimdi unutuldu ama ben hatırlatayım: Bu seçimlerde AKP’nin oyu yüzde 38 küsura gerilemişti. Bu kez ekonomik koşullar 2009 yılının ilk aylarındaki kadar olumsuz değil. Büyüme çok düşük ama pozitif. İşsizlikte artış var ama düzey nispeten düşük. 2009’un ilk çeyreğinde işsizlik oranı yüzde 14’ü aşmış (günümüzde yüzde 10,4) GSYH ise yıllık olarak yüzde 15 azalmıştı. Yine de düşen büyümenin iktidar partisinin oy oranını Haziran 2011 seçimlerine kıyasla azaltma ihtimali yüksek. Bu olasılığa karşı koymak için önce bizzat cumhurbaşkanının bastırmasıyla faizlerde büyük çaplı indirimle bir çare bulabileceği düşünüldü. Bunun iyi bir çare olmadığı geç de olsa anlaşıldı. Şimdi “kapsamlı” bir teşvik paketinin bugün yarın açıklanması bekleniyor. Açıklama gelirse gelecek pazartesi tartışırız.
(Zaman, Nisan 2015)

26 Mart 2015 Perşembe

Tüketici güveni hızla azalıyor

Pazartesi günkü yazıma ‘büyüme sıkıntısı’ başlığını koymuştum. Yazımda erken öncü göstergeler dikkate alındığında bu yıl büyümenin iyi bir başlangıç yapamadığından söz ettim. Aynı gün mart ayı Tüketici Güven Endeksi yayınlandı. Şubat ayında 68,1 düzeyinde olan endeks 3,7 puan azalarak 64,4’e düşmüş durumda. Vahim olan şu ki tüketici güveni geçen yılın nisan ayından beri azalıyor. 2014 Nisan’ında endeks 78,5 düzeyindeydi.
Özel tüketimin yüzde 70’in üzerinde paya sahip olduğu bir ekonomide tüketici güveninin ekonomik büyüme açısından önemli bir gösterge olduğu çok açık. Dolayısıyla ekonomik büyümenin beklenenden de düşük gelme ihtimali gündeme girdi. Pazartesi günkü yazımda sözünü ettiğim Betam ‘Ekonomik Görünüm’ notu ilk üç ayın GSYH çeyreklik büyüme oranını yüzde 0,2 tahmin ediyor. Yeni öncü göstergeler, ki tüketici güven endeksi bunlardan biri, bu tahmini negatife çevirebilir.
Bu koşullarda Tüketici Güven Endeksi’ne biraz daha ayrıntılı bakmakta yarar görüyorum. 2001 krizinden çıkıldıktan sonra bu endeks 2004 yılında 100 puana yakındı. Küresel kriz Türkiye ekonomisini vurmadan önce hâlâ 80’lerin üzerindeydi. Kriz sırasında Türkiye ekonomisi, özellikle de özel tüketim daraldı. Ekonomik krizin dip noktası olan 2009 ilk çeyreğinde tüketici güven endeksi 60 civarına kadar düşmüştü. Ardından bildiğiniz gibi krizden hızlı bir çıkış oldu. Özel tüketim 2010-2011 yıllarında büyük ölçüde arttı. GSYH büyümesi de bu yıllarda yüzde 8-9 düzeyinde gerçekleşti. Haziran 2011’de tüketici güveni bu dönemin tepe noktası olan 83 puana yükselmişti.
2011 yılı sonunda hükümet tamamen iç talebe dayalı yüksek büyümenin oluşturduğu yüksek cari açığı düşürme zorunluluğunu kabul etti. GSYH’nin yüzde 10’una yükselen dış açık sürdürülemez hale gelmişti. ‘Dengeli büyüme’ adı verilen yeni bir büyüme rejimi tasarlandı. Bu rejimde özel tüketim mütevazı ölçüde artacak, ihracat ise ithalattan hızlı artarak net ihracatın büyümeye pozitif katkı yapmasını sağlayacaktı. Bu sayede yüzde 5 civarında, daha düşük ama cari açığı azaltan dengeli bir büyüme gerçekleştirilecekti.
Bu yeni tasarım yarı yarıya başarılı oldu. Cari açık azalarak yüzde 6’nın altına geriledi ancak ortalama büyüme yüzde 3’te kaldı. Planlanandan daha düşük büyümenin bir nedeni de özel tüketimin çok zayıf seyretmesi oldu. Tüketici güvenin başaşağı seyri özel tüketimdeki zafiyetin devam ettiğini, hatta daha da kötüleştiğini gösteriyor. Büyümenin geleceği açısından bu zafiyetin üzerinde durmakta yarar var.
‘Büyüme sıkıntısı’ yazımda tüketici güvenindeki gerilemeyi reel faiz düzeyine bağlamanın doğru olmadığını savunmuştum. Kredi faizlerinin düzeyi ve enflasyon beklentisi birlikte hesaplandığında reel faiz yüzde 4 civarında çıkıyor. Türkiye koşullarında yüksek sayılmaz. Şahsen daha çok geçmiş yıllarda hanelerin hızlı borçlanması üzerinde durmaktan yanayım. Hanehalkı borç/gelir oranı halen çok yüksek değil ama çok hızlı arttı. Bu artış gelecekle ilgili olumsuz beklentilerle birleşince kredi ile tüketim iştahının kapanması bana normal geliyor.

Tüketici Güven Endeksi’ni oluşturan alt kalemlerde bu görüşü destekleyen bilgiler var. Endeks 18 alt kalemden oluşuyor. Bu kalemler ailelerin finansal durumlarını ve genel ekonomik durumu nasıl gördükleri, borçlanma ve tasarruf istekleri, işsizlik ve ücret beklentileri türü sorulardan oluşuyor. Bu kalemlerin ezici çoğunluğu son 11 aydır düşüyor. Özellikle üç tanesi borçlanma iştahı ile yakından ilgili. Ailelerin finansal durum endeksi 79,6’dan 70,8’e, işsizlik beklentisi 85,4’ten 65,3’e, ücret artış beklentisi ise 95,4’ten 91,2’ye gerilemiş durumda. Özetle, tüketici güvenindeki kayıplar büyümeyi de peşinden sürükleyebilecek düzeyde.
(Zaman, Mart 2015)

23 Mart 2015 Pazartesi

Büyüme sıkıntısı

Faiz savaşı geçmişte kalmış görünüyor. Merkez Bankası’nın faizleri sabit tutma kararına Cumhurbaşkanı’ndan bir tepki gelmedi.Şimdilik ateşkes devam ediyor. Ancak ekonomik büyümede endişeler giderek büyüyor. Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın geçen hafta banka iktisatçılarına yaptığı sunumda “ilk çeyrekte ekonomik toparlanma görünmüyor” saptaması epey yankı buldu. Erken öncü göstergelere dayanan bu saptama oldukça gerçekçi.
Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin (Betam) görüşü de bu yönde. Perşembe günü yayınlanan Betam Ekonomik Görünüm notu “Geçen yıla kıyasla ilk çeyrekte büyüme yok” başlığını taşıyor. İlk üç ayın büyümesine dair bu ilk notta Betam çeyreklik büyümeyi yüzde 0,2 olarak öngörüyor. 2014 son çeyreğin tahmini GSYH’sı dikkate alındığında yıllık büyüme oranı sıfır çıkıyor. Dahası, bu benim kanaatim, şubat ve martta gidişat daha parlak olmadığından ilk çeyrekte ekonominin önceki çeyreğe göre küçülmüş olma ihtimali de var.
Büyüme ile ilgili bu olumsuz hava baş aşağı giden bir dizi göstergeden kaynaklanıyor. Ocak ayında sanayi üretimi yüzde 1,4 küçüldü. Yatırım malları hariç tüm alt kalemler, özellikle dayanıklı tüketim malları, önemli ölçüde ekside. Mayıs ayından beri düşmekte olan tüketici güven endeksi ocakta da yüzde 0,4 oranında düştü. Reel kesim endeksinde de gerileme var: Eksi yüzde 2,1. Altın hariç ihracat önceki çeyreğe kıyasla yüzde 1,4 azaldı. Bu gelişmelerin ışığında Betam özel tüketim ve yatırımı ilk çeyrekte durağan tahmin ediyor.
Ekonomik görünüm notunda yüzde 0,2 olarak tahmin edilen çeyreklik büyümeyi sağlayan yegane unsurlar kamu harcamaları ve net ihracat. Altın hariç ithalat iç talebin duraklaması ve yükselen kur nedeniyle ocak ayında yüzde 5,4 düştü. Yegane iyi haber, düşen ithalat sayesinde cari açığın azalmaya devam etmesi. Betam ilk çeyrekte cari açık-GSYH oranını yüzde 5,4 olarak tahmin ediyor. 2014’ün son çeyreğinde bu oran yüzde 5,8 olarak tahmin edilmişti. Yılbaşında 2015 büyüme oranını yüzde 3 olarak öngörmüştüm. Şimdilik gidişat daha düşük bir büyümeye işaret ediyor. Bir süre sonra büyüme tahminimi aşağı yönlü revize etmek zorunda kalabilirim.
Neler oluyor? Bir kere ihracat zayıf dış talep nedeniyle adeta yerinde sayıyor. TİM verileri ilk iki ayda geçen yıla kıyasla büyük çaplı düşüş gösterdi. Türkiye’nin ikinci pazarı olan Irak’a savaş, ihracatı fena halde vurdu. Rusya ekonomisinde patlak veren kriz de bu ülkeye olan ihracatı büyük ölçüde düşürdü. Avrupa’da ise ihracatımızı canlandıracak gelişme henüz görünürde yok. İhracatçılar Euro’nun değer kaybından şikâyetçi. İçerde ise özel tüketim ve yatırım beklediğimden daha zayıf seyrediyor. Bu zafiyetin nedenleri pek açık değil.
Tüketici güvenindeki büyük gerilemeyi reel faize bağlamak zor. Banka kredisi reel faizi enflasyon beklentilerine kıyasla yüzde 4 civarında hesaplanabilir. Bu düzey Türkiye için normal. Geçmişte daha yüksek reel faizler gördük ama tüketim tam gaz gidebiliyordu. Sanırım geçmiş yıllarda hızla artan hanehalkı borcu belli bir sınıra geldi. Hanehalkı borç oranı yüksek sayılmaz ama çok hızlı arttı. Son üç yıldır düşük büyüme ve değer kaybeden TL nedeniyle kişi başı gelir yerinde sayıyor. İşsizlikte de son bir yılda hatırı sayılır artış var. Anketlerde geleceğe yönelik beklentiler pek iyimser değil. Bu gelişmeler vatandaşı “Biraz nefes alma zamanı geldi.” diye düşündürmüş olabilir. Yatırımlar da bu kapalı havadan olumsuz etkileniyor. Ayrıca siyasal belirsizlikler artıyor. AKP iktidarının yargıya, medyaya, Merkez Bankası’na, hatta özel kesime baskıcı müdahaleleri yatırım ortamını, özellikle yabancı yatırımı, olumsuz etkiliyor.

(Zaman, Mart 2015)

16 Şubat 2015 Pazartesi

Büyümeden iyi haber yok

2014’ün son çeyreği ekonomik büyümeye dair iyi işaretler vermiyor. Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi (Betam), geçen cuma günü yayınladığı ekonomik görünümde 4. çeyrekte az da olsa bir daralma beklediğini (-0,2) açıkladı.
Bu durumda 2014 yıllık GSYH büyümesi yüzde 2,8 oluyor. Bildiğiniz gibi hükümetin hedefi yüzde 4’tü. Gerçi Ali Babacan ve Mehmet Şimşek yüzde 3 civarında bir büyümenin mevcut koşullarda gayet iyi olduğunu söylüyorlar ama cumhurbaşkanı hiç bu görüşte değil. 7 Haziran seçimlerinin eşiğinde çok daha canlı bir ekonomi istiyor.
Betam’ın görünüm notunun ayrıntıları düşük büyüme açısından aydınlatıcı. Son çeyrekte tüketim, otomobil hariç, oldukça zayıf kaldı. Özel yatırımlar biraz arttı ama büyümeye fazla katkı yapamadı. Betam kamu harcamalarının son çeyrekte reel olarak 0,7 azaldığını tahmin ediyor. Önceki çeyreklerde bu kalem büyümeye ciddi katkı yapıyordu. Ama büyümeyi en olumsuz etkileyen net ihracat kalemi oldu. İhracat miktar endeksi yüzde 2,6 artarken ithalat endeksi yüzde 7,7 arttı. Dolayısıyla net ihracatın büyümeye katkısı önemli ölçüde negatif oldu.
İşsizliği artırmaya başlayan düşük büyümenin tek tesellisi olarak cari dış açığın azalması görülüyor. Cari açık 2013’te 65 milyardı. 2014’te 46 milyara düştü. GSYH’ya oranı da yüzde 7,9’dan 5,8’e geriledi. Ancak bu önemli azalmanın teselli vesilesi olması için yapısal nedenlerden kaynaklanması, dolayısıyla kalıcı olması gerekiyor. Ne yazık ki tam böyle gözükmüyor. Betam’a göre 19 milyar dolarlık bu azalışın başlıca iki etkeni altın ticareti ve iç talep. 2013’te 12 milyar dolar olan net altın ithalatı 2014’te 4 milyara düşüyor. Enerji ve altın hariç ithalat ise biraz azalırken ihracat 2014’te 7 milyar dolar artmış. 19 milyarın 16 milyara yakın kısmı bu iki kalemden geliyor. İç talep oldukça zayıftı ama ithalattaki bu durgunluk kısmen yapısal nedenlerden kaynaklanıyor olabilir. Son olarak hizmet fazlası 3 milyar dolar kadar artmış. İlginç saptama enerji kaleminde. Petrol fiyatının yarı yarıya azalması cari açığı henüz etkilemiş değil. Enerji ithalatında azalma 0,4 milyar dolarla sınırlı. Petrol fiyatının olumlu etkisi kendini bu yıl gösterecek.
2014, büyüme açısından kayıp bir yıl sayılır. Yüzde 3’lük büyüme işsizlik artışını engelleyemediği gibi AKP iktidarının büyüme iddialarının da bir hayli altında. 2015’in ilk öncü göstergeleri de pek umut verici değil. Ekimden itibaren düşüşte olan Tüketici Güven Endeksi ocak ayında da düştü. Yatırımları canlandıracak gelişmeler de ortada yok. Reel faizler (mevcut faiz düzeyi eksi enflasyon beklentisi) oldukça düşük olmasına rağmen (yüzde 1,5 civarı) siyasal ve ekonomik güven giderek eriyor. Seçimler nedeniyle ilk yarıda maliye politikasında bir gevşeme olabilir ama AKP iktidarının bütçe disiplinine olan inancını dikkate alırsak kamu harcamalarının büyümeye fazla katkı yapması beklenemez.

Bu yıl iyi haber net ihracattan gelebilir. İhracat cephesi pek umut verici değil ama düşük petrol fiyatı ithalatı azaltarak net ihracatı pozitife çevirecektir. Ancak daha önce yazdığım gibi petrol fiyatının bu yıl içinde 60-70 dolara yükselmesini bekliyorum. Bunu yazdığımda Brent’in varili 45 dolar civarındaydı. Şimdi 60 doları buldu. Düşük petrol fiyatı büyümeyi olumlu etkileyecek ama yapısal sorunlarımızı görmezden gelmemiz için yeterli değil. Bu arada ortaya çıkan tatsız gelişmeleri de unutmayalım. Döviz sepeti 2,5 TL civarından 2,65’e geldi. Enflasyonu olumsuz etkileyecek. Faiz kavgası nereye gider kestirmek güç.
(Zaman, Şubat 2015)

16 Ekim 2014 Perşembe

İşsizlik hızla artıyor

Dün açıklanan işgücü piyasası temmuz dönemi istatistikleri mayıs ve haziran dönemlerinde görülen işsizlikteki yüksek artışın devam ettiğini gösterdi.
Temmuz döneminde (haziran-temmuz-ağustos) işsizlik oranı yüzde 9,1’den 9,8’e, tarım dışı işsizlik oranı da yüzde 11,1’den 12,0’ye sıçradı. İşsizlik cephesinde ne olup bittiğini anlamak için son ayların mevsim etkilerinden arındırılmış rakamlarına bakmak gerekiyor.
Geçen yılın aralık ayında mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı yüzde 9,1’e gerileyerek son yılların en düşük seviyesine inmişti. Ardından aşağı yukarı yatay seyreden işsizlik oranı nisan döneminde yüzde 9,2 idi. Mayısta yüzde 9,6’ya, haziranda yüzde 10’a, temmuzda da yüzde 10,4’e yükseldi. Üç ay içinde işsizler ordusuna tam 363 bin kişi katıldı ve işsiz sayısı 3 milyona çıktı. Kriz dönemi hariç 2002’den bugüne hiçbir dönemde işsizlikte bu kadar hızlı bir artış yaşanmamıştı. Böyle bir gelişme her demokratik ülkede birinci sayfaya manşet olur. Bakalım bizim medya, özellikle hükümet yanlısı medya haberi nasıl verecek!
İşsizlik neden bu kadar hızlı arttı, artış devam eder mi, soruları hem toplumsal hem de siyasal açıdan büyük önem kazandı. Son üç ayda gözlemlenen yüksek işsizlik artışının birincil nedeni basit: Nisan ve mayısta yerinde sayan istihdam, haziran ve temmuzda yüzde 0,7 oranında geriledi. İstihdam edilenlerin sayısı 25 milyon 961 binden 25 milyon 791 bine düşerken işgücü sayısı 28 milyon 709 binden 28 milyon 792 bine yükseldi.
Toplam işgücü artışı normal. Tarım dışı işgücünde son dönemde 133 binlik güçlü bir artış var. Tarım dışı istihdam da yerinde saymış durumda. İnşaat ve sanayide büyük istihdam kayıpları söz konusu. Mayıs-temmuz döneminde sanayi 130 bin istihdam kaybetti. İnşaatta ise Mart döneminde başlayan istihdam kayıpları 218 bini buluyor. Sanayi üretimi yavaş da olsa artmaya devam ederken istihdam kayıpları işgücü verimliliğinin artmakta olduğunu gösteriyor. Büyümenin kalitesi açısından iyi ama işsizlik açısından kötü. İnşaattaki büyük istihdam kaybı ise bu sektörde bir süredir hüküm süren durgunluğa bağlanabilir. Konut sektöründe arz fazlası olduğunu biliyoruz. Hizmet sektöründe istihdam artışı devam ediyor ama bu artış işsizlik artışını engellemeye yetmiyor.
İstihdamdaki bu olumsuz gelişme ne ölçüde zayıf büyümeye, ne ölçüde Ortadoğu’daki kanlı savaşın ve göç dalgasının Güneydoğu Bölgesi ekonomisine yaptığı olumsuz etkiye bağlı bilmiyoruz. TÜİK, bölgesel işgücü istatistiklerini yıllık olarak yayınlıyor. Elimizde en son 2013 rakamları var. Bu yıl bölgede neler olduğunu çok geç öğreneceğiz. Ancak nedenleri ne olursa olsun işsizliğin kısa süre içinde bu ölçüde artması hayra alamet değil. Büyüme düşük kaldığı sürece önümüzdeki dönemlerde bu kadar olmasa da işsizliğin artmaya devam etmesi çok muhtemel. Düşük büyüme-yüksek istihdam artışı dönemi kapanmış görünüyor.
Bu gelişmenin toplumsal ve siyasal sonuçları olacağı aşikâr. Eğer tahmin ettiğim gibi özellikle Güneydoğu’da büyük bir işsizlik patlaması yaşanıyorsa, son günlerde bölgede yaşanan toplumsal gerginliğin gelecekte şiddetlenmesini teşvik edecek bir zemin de gelişiyor demektir. Bu durum Kürt sorununa ve barış sürecine oyalama yerine elle tutulur gerçekçi adımlarla yaklaşmanın aciliyetini hatırlatıyor.

İşsizlikte güçlü artışa AKP hükümetinin, özellikle de Cumhurbaşkanı’nın nasıl bir tepki vereceği de önemli bir gündem maddesi haline geldi. Başkanlık ihtirası nedeniyle AKP açısından son derce kritik kabul edilen genel seçimlere giderken işsizlik artışına seyirci kalınması düşünülemez. Cumhurbaşkanı ne der? Hükümet ne yapabilir? Bu da başka bir yazının konusu.
Not: bu yazı Zaman'da 16 Ekim 2014'te yayınlanmıştır

13 Ekim 2014 Pazartesi

Orta Vadeli Program bu kez başarır mı?

Merakla beklediğim Orta Vadeli Program (2015-2017) çarşamba günü Başbakan Yardımcısı Ali Babacan tarafından açıklandı.
Program incelendiğinde gerek öncelikler gerek politika tutarlılığı açısından güven veren ve aşikâr bir şekilde Babacan damgası taşıyan bir program söz konusu. Temel sorun şu: 2012-2014 döneminde gerçekleştirilemeyen hedefler, bu kez gerçekleştirilebilir mi? Bu soruya yanıtım gayet yalın: Evet gerçekleştirilebilir; eğer programın öngördüğü maliye politikası ve yapısal reformlar gerçekleştirilirse.
Program uçuk değil. Bu yıl GSYH artışı yüzde 3,3’te kalıyor. Gelecek yıl yüzde 4’e yükseliyor, ardından yüzde 5 patikasına oturuyor. Önceki programlarda olduğu gibi. Verimlilik artışlarının büyümeye katkısı artırılabilirse ki program bunu öngörüyor, yüzde 5 civarında büyüme mümkün. OVP enflasyonun yılı yüzde 9,4’te bitireceğini tahmin ediyor. Buna rağmen gelecek yıl yüzde 6,3’e düşürmeyi, son iki yılda da yüzde 5 olan hedefle buluşturmayı öngörüyor. Bu hedefler fazlasıyla iyimser görülebilir. Ancak öngörüldüğü gibi bütçe açıkları sıfırlanmaya yönelecek, reel kur da mevcut düzeyinde seyredecekse, enflasyon yüzde 5’e yaklaşır.
İşsizlik hedefi mütevazı sayılır. Bu yılın ortalama işsizlik oranı tahmini yüzde 9,6. Haziran döneminde yüzde 9,9 olmuştu. Yıl sonuna kadar artmaya devam eder. Gelecek yıldan itibaren azalmaya başlaması ve 2017’de yüzde 9,1’e gerilemesi öngörülüyor. Büyüme hedefleri gerçekleşir ve örtük olarak 0,7 civarında kabul edilen büyüme-istihdam esnekliği dikkate alınırsa işsizlik oranı 0,5 puan düşebilir. 2017’de işsizlik oranının yüzde 9,5 civarında olması kuvvetle muhtemel. Büyük başarı sayılmaz ama gerçekçi.
Son kritik hedef cari açık. Açığın gelecek 46 milyar dolarda kalması, 2017’de ise 51 milyar dolara çıkması hedefleniyor. Cari açık oranı da yüzde 5,2’ye kadar geriliyor. Bu hedeflerin ardında dengeli büyüme var: İhracat ithalattan biraz daha hızlı artıyor. OVP’nin en zayıf noktası burası olabilir. Yıllık olarak yüzde 8 civarında artması hedeflenen ihracatın bu performansı yakalaması için Avrupa ekonomisinin az da olsa canlanması, Ortadoğu’daki kaosun da son bulması gerekir. Her ikisinin de garantisi yok. Bir de tabii öngörülen maliye politikasından ve kontrol altında tutulan özel tüketimden taviz verilmemesi gerekiyor.
Tüm bu oldukça iddialı hedeflerin gerçekleştirilebilmesi iki kritik öngörüye bağlı: Son derece sıkı maliye politikasının izlenmesi ve kapsamlı reformların yapılması. OVP’nin kamu kesimi rakamlarını biraz kurcalayınca şaşırtıcı ölçüde sıkı bir maliye politikası ile karşılaşıyoruz. Bu yıl bütçe açığının GSYH oranının (açık oranı) yüzde 1,4’te kalması bekleniyor. Geçen yıl yüzde 1,2 idi. Biraz artış var ama sorun değil. Ancak gelecek yıl kamu sert bir şekilde frene basıyor. Açık oranı yüzde 1,1’e geriliyor. Ardından bütçe açığı azalmaya devam ediyor ve 2017’de yüzde 0,3’e düşüyor. Üç yıl içinde neredeyse denk bütçe hedefleniyor. Düşen bütçe açıkları öngörülen büyüme hedefleri ile birlikte ele alındığında kamu borcunun GSYH’ya oranı da yüzde 33’ten yüzde 28’e geriliyor.
Maliye politikasının sıkılığını daha iyi görebilmek için kamu harcama ve gelirlerinde öngörülen reel değişimleri hesaplayarak tablolaştırdım. Gelecek yıl nominal faiz dışı harcama artışı yüzde 5,5 ile sınırlı. Yüzde 6,3’lük enflasyon hedeflendiğine göre devlet kamu hizmetleri ve yatırımlar için reel olarak yüzde 1,1 daha az harcama yapacak demektir. Dahası kamunun toplam gelir artışı da yüzde 6,6 olarak öngörülüyor. Yüzde 0,3 reel artış söz konusu. 2016 ve 2017’de gelir artışı hızlanıyor: Yüzde 3,6 ve 3,8. Keza harcamalar da artıyor ama gelir artışının altında kaldıklarından bütçe açığı azalmaya devam ediyor.
Bu fazlasıyla sıkı maliye politikasına neden ihtiyaç duyuluyor sorusu akla geliyor. Sanırım iddialı enflasyon ve cari açık hedeflerini tutturmak için çok sağlam bir maliye çıpasına ihtiyaç var. Çünkü Merkez Bankası’na güven son dönemde bir hayli yıprandı. İkinci soru hedefler gerçekçi mi? Gelecek yılın gelir artışı yüzde 4 büyüme varsayımı altında gerçekçi. Sonraki yıllarda öngörülen yüksek artışlar için esaslı vergi reformu lazım. Babacan, yapacağız diyor.
Ancak maliye politikasında kafamı kurcalayan esas soru, gelecek yılda öngörülen sert harcama freni. Başkanlık rejimi ihtirasının geleceğinin oylanacağı genel seçim yılında iktidar partisi maliye politikasında toplam 1,4 yüzde puanlık bir sıkılaştırma öngörüyor. Yapabilirlerse doğrusu şapka çıkartırım.
İddialı hedeflerin gerçekleşebilmesi için sıkı maliye politikasının yetmeyeceği bilindiğinden ek olarak çok geniş kapsamlı yapısal reformlar vaat ediliyor. Beşeri sermayenin kalitesi yükseltilecek. Yani eğitimin her kademesinde esaslı reformlar yapılacak. Bugün düğmeye basılsa sonuçlar on yıl sonra gelmeye başlar. İşgücü piyasası etkinleştirilecek. Yani esnekleştirilecek. Kıdem tazminatı reformunun raftan inmesi, işgücü üzerindeki prim ve vergi yüklerinin azaltılması, kayıt dışılığın geriletilmesi gerekiyor. Sonra üretici sektör yenilik ve teknoloji açısından daha fazla teşvik edilecek. Bir de ekonomik kurumların işleyişi etkinleştirilecek.

Hiçbirine itirazım yok. Ama bu vaatler son üç yıldır yapılıyor ama pratikte hiçbir şey yapılmıyor. Hülasa, eğer öngörülen maliye politikası uygulanır vaat edilen reformlar da yapılırsa, hedefler gerçekleşir ve Türkiye orta gelir tuzağından çıkmaya başlar.
Orta Vadeli Program: Büyüme, enlasyon, bütçe açğı ve örtük reel harcama ve gelir hedefleri

2014
2015
2016
2017
Büyüme oranı
3,3
4,0
5,0
5,0
Bütçe açığı GSYH oranı
-1,4
-1,1
-0,7
-0,3
FD Harcama
Reel değişimi*
1,8
-1,1
3,1
2,4
Rele Gelir değişimi*
-0,6
0,3
3,6
3,8
Enflasyon
9,4
6,3
5,0
5,0
*Hedelenen enflasyon – Nominal degişim   

9 Ekim 2014 Perşembe

Maliye Bakanı’ndan orta gelir tuzağı

Geçen hafta Maliye Bakanı Mehmet Şimşek 1 Ekim tarihli Wall Street Journal-Türkiye’de “Türkiye orta gelir tuzağından nasıl kaçacak?” başlıklı bir yazı yayımladı. Bu girişimi olumlu bulduğumu belirteyim.
Ekonomide güncel sorun düşük büyüme ve büyümenin kalitesi. Orta gelir tuzağı tartışması da bu bağlamda gündemimize girdi.
Orta gelir tuzağı kavramı, kişi başına gelir 10 bin doların üzerine çıktığında bunu 16-17 bin dolara çıkarmanın 10 bin dolara çıkarmaktan çok daha zor olduğunu, çünkü GSYH büyümesinin orta gelir düzeyinden itibaren çok daha fazla verimlilik artışlarına dayanması gerektiğine işaret eder. Ekonomik kalkınmanın ilk aşamasında sermaye stoku düşük olduğundan makul bir yatırım oranıyla kişi başına geliri hızla artırmak mümkündür. Ancak GSYH belirli bir düzeye ulaştığında yatırımların büyümeye katkısı doğal olarak düşer. Gelir artışını devam ettirebilmek için verim artışının büyümeye katkısının yükselmesi gerekir. Bu da teknolojik ilerlemeye, beşeri sermayenin gelişmesine ve ekonominin kurumsal olarak etkin çalışmasına bağlıdır.
İşte bu noktada Türkiye ekonomisi teklemeye başladı. Kişi başına gelir bir yandan yüksek büyüme diğer yandan Türk Lirası’nın fazlasıyla değerlenmesi ile 2003’ten 2011’e 3 bin 500 dolardan 10 bin doların üzerine çıktı. Ancak son üç yıldır düşük büyüme ve Türk Lirası’nın değer kaybına bir de verimlilik artışlarının durması eklenince, kişi başına gelir yerinde saymaya başladı.
Bakan Şimşek, 1960’lardan bu yana 101 orta gelirli ekonomiden yalnızca 13’ünün bu “önemli sıçramayı” başardığını belirterek, işin zorluğunu teslim ediyor. Buna rağmen Türkiye’nin 2023’te 25 bin dolar kişi başına geliri yakalayacağına güveni tam. 25 bin dolar hedefinin olanaksızlığını 18 Eylül tarihli yazımda göstermiştim. Gerekçelerime dönecek değilim. Zaten konumuz açısından önemi de yok. Türkiye 2023’te kişi başına gelirini 18 bin dolara çıkartabilirse, bu hem büyük başarı olur hem de orta gelir tuzağından kurtulmuş oluruz.
18 bin doların belirli koşullar altında mümkün olduğunu yazımda belirtmiştim. Sayın Şimşek de hemen hemen aynı koşulları zikrediyor: “Beşeri sermaye stokunun kalitesini güçlendirmek”, “İşgücü piyasasını esnekleştirmek”, “ulusal teknoloji ve inovasyon kapasitemizi geliştirmek”.
Beşeri sermayemizi geliştirmek için eğitim sistemimizi her kademede reforma tabi tutmamız gerekiyor. Şimşek, zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarıldığını, öğretmen sayısının hızla artırıldığını belirtiyor. Ama eğitim kalitesinin temeli olan öğretmen kalitesi hakkında bir şey söylemiyor. Geçen hafta Eğitim Reformu Girişimi bir rapor yayınladı. Durum hiç parlak değil. İki saptamayı kısaca aktarayım: Okulöncesi eğitim hedeflerinin halen çok gerisindeyiz. Ulusal Öğretmen Stratejisi belgesinde öngörülen politikaların da hiçbiri uygulamaya geçmemiş durumda. Ayrıca zorunlu eğitime 4 yıl eklemekle lise çağında okullaşma oranının kendiliğinden artacağını beklemek beyhude.
İşgücü piyasasının esnekleştirilmesi konusunda da köklü reformlar yapılabilmiş değil. Bu reformlardan en önemlisi kıdem tazminatı oy kaygısıyla rafa kaldırıldı. Ar-Ge harcamalarını son yıllarda ikiye katlayarak GSYH’nın yüzde 1’e çıkardığımız doğru. Şimşek, bu oranın 2018’de yüzde 1,8’e, 2023’te yüzde 3’e çıkarılacağını söylüyor. Ancak ulusal teknoloji ve inovasyon salt daha fazla teşvik vererek elde edilmez. Bu teşvikleri talep edecek ve yerinde kullanacak firmalar ve vasıflı işgücü de gerekir.

Maliye Bakanı “ikinci nesil reformları” uygulamaya başlayacaklarını söylüyor. Umarım öyle olur. Şimdilik eğitimde dershaneleri kapatmak, zorunlu okul-zorunlu din dersi, başörtüsünü her kademede serbest bırakmak, “paralelcilerle(!)” de her alanda mücadele etmek gibi konularla iştigal ediyoruz.

25 Eylül 2014 Perşembe

İşsizlikte büyük artış

Geçen hafta yayınlanan haziran dönemi işgücü istatistikleri işsizlikte yeni bir döneme girilmekte olduğunun işaretlerini verdi.
Mevsim etkilerinden arındırılmış işsizlik oranı mayıs döneminde yüzde 9,2’den 9,5’e sıçramıştı. Haziran döneminde ise yüzde 9,9’a ikinci bir sıçrama yaptı. Tarım dışı işsizlik oranlarında artış daha da yüksek: Nisan döneminde yüzde 11,1 olan oran mayıs döneminde 11,5’e, haziran döneminde de 12’ye tırmandı. Bu çarpıcı gelişmenin ana nedeni istihdamdaki gerileme. İki ayda tarım dışı istihdam 40 bin azaldı. Buna karşılık işgücü 189 bin arttı. Sonuçta iki ay içinde işsiz sayısı 2 milyon 546 binden 2 milyon 775 bine fırladı ve işsizler ordusuna 229 bin kişi daha eklenmiş oldu.
İşsizlikte iki ayda 0,9 puanlık artış ekonomik kriz dönemleri dışında alışıldık bir olgu değildir. İşgücü piyasasında yeni eğilimlerin ortaya çıkıp çıkmadığı, çıktıysa işsizliğin nereye varacağı, gidişatın muhtemel siyasal sonuçları irdelenmek durumundadır.
2013’ün birinci çeyreğinden 2014’ün birinci çeyreğine GSYH yüzde 4,6 oranında arttı. Türkiye ekonomisinin mevcut koşullarında oldukça yüksek sayılabilecek bu büyüme oranı tarım dışı sektörlerde makul olmayan ölçüde istihdam yarattı. Nitekim bu dönemde istihdam artışı 1 milyon 179 bin, artış oranı da yüzde 5,1 oldu. İstihdam artışı GSYH büyüme oranından daha yüksek oldu! Aynı dönemde işgücü de yüzde 5,4 oranında arttığından işsiz sayısı 196 bin arttı, tarım dışı işsizlik oranı da yüzde 10,8’den 11,1’e yükseldi.
Yüksek işgücü ve yüksek istihdam artışları bir arada düşünüldüğünde işsizliğin sınırlı ölçüde artması kuşkusuz olumlu bir gelişmeydi. İstihdam büyümesi ekonomik büyümeden daha yüksek olduğundan madalyonun diğer yüzünde emek verimliliğinin azalması var ama konumuz işsizlik olduğundan bu tatsız gelişmeyi geçelim. Bu yılın ikinci çeyreğinden itibaren işgücü piyasasında hava bozdu. Yukarıda da belirttiğim gibi işsiz sayısındaki iki aylık artış, öncesindeki bir yıllık artıştan daha yüksek.
Peki ne oldu? Gayet basit: Tarım dışı işgücünün yılık artış temposu son iki ayda yüzde 4,9. Bir miktar yavaşlama var ama işgücünde yüksek artış devam etmiş. Buna karşılılık tarım dışı istihdam azalmış. İnşaat sektöründe son iki ayda 100 bin, sanayide ise 40 bin istihdam kaybı var. Hizmetlerde 100 binlik istihdam artışı bu kayıpları telafi etmeye yetmiyor. İstihdamdaki bu gerileme bir ölçüde ikinci çeyrekte ekonominin küçülmesi ile açıklanabilir. Nitekim, ikinci çeyrekte GSYH yüzde 0,5 azaldı. Yıllık büyüme oranı da yüzde 4,7’den 2,1’e geriledi. İnşaatta büyük sorun yaşanmakta olduğunu istihdam kayıpları teyit ediyor. Sanayide ise büyümenin az da olsa devam etmesine rağmen istihdam kaybı, yüksek istihdam yaratan büyümenin sonuna geldiğimizin işareti olabilir.
Önümüzdeki dönemde büyümenin bir miktar yükselmesi bekleniyor. Ancak yüzde 3 civarında bir büyümeyle birlikte makul istihdam artışlarına dönüş olacaksa, işsizlik artmaya devam edecek demektir. Betam’ın işsizlik öncü göstergesi işsizliğin temmuz döneminde de artacağını öngörüyor. Bu koşullarda işgücü artışında yavaşlama kaçınılmaz olsa da işsizliğin önümüzdeki aylarda artmaya devam etmesi sürpriz olmayacak.

En geç haziran ayında yapılacak genel seçimlerde referandum çoğunluğunu elde etmeyi hedefleyen iktidar partisi, ki bu yüzde 50’nin üzerinde oy almayı gerektirir, son derece tatsız bir gelişmeyle karşı karşıya. İşsizliğin artmasına seyirci kalması düşünülemez. Ancak makroekonomik dengeleri bozmadan ekonomik büyümeyi  artırması da çok zor. Bakalım AKP iktidarı hızla artmaya başlayan işsizliğe ne tepki verecek?
Not: Bu yazı 23 Eylül 2014 tarihli Zaman gazetesinde yayınlanmıştır

23 Eylül 2014 Salı

2023 hedeflerini sorgulamak

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) temel propaganda malzemesi 2023 vizyonu.
Bu vizyonun siyasal hedeflerini tartışmak zor. Dilin kemiği olmadığı gibi “ileri demokrasi” gibi büyük iddiaların hesaba kitaba gelir tarafı yok.  Ama ekonomik hedefler öyle değil. Türkiye ekonomisinin temel özelliklerine vâkıfsanız, biraz hesap kitap yaparak 2023 ekonomi vizyonunun gerçekçi olup olmadığını kolayca sorgulayabilirsiniz.
2023 hedefleri üç yıl önce yüksek büyüme ortamında ortaya atılmıştı. O günden bu güne Türkiye ekonomisi beklenenden daha kötü bir büyüme performansı sergiledi.  Ama AKP ısrarla 2023’te GSYH’yı 2 trilyon dolara ulaştıracağını, bu sayede kişi başına gelirin 25 bin dolara yükseleceğini, işsizlik oranını da yüzde 5’e düşüreceğini iddia ediyor.
GSYH, 2013 yılında 822 milyar dolardı. Bu yıl en iyi ihtimalle nominal olarak yüzde 12 artacak (yüzde 4 reel artış + yüzde 8 enflasyon). Nominal artıştan Türk Lirası’nın 2013 Haziran’ından 2014 Haziran’ına yüzde 10’luk değer kaybını bu artıştan çıkarmak gerekiyor. Demek ki bu yıl dolar cinsinden GSYH en iyi ihtimalle yüzde 2 artarak yuvarlak hesap 840 milyar dolara yükselecek. Bileşik büyüme hesabı GSYH’nın 2023’te 2 trilyon doları bulması için her yıl dolar cinsinden ortalama büyüme hızının yüzde 10 olması gerektiğini gösteriyor.
Türk Lirası’nın reel değerinin 2023’e kadar değişmeyeceğini kabul edersek, dolar cinsinden GSYH artışı reel büyüme oranı ile dolar enflasyonunun toplamına eşit olur. Merkez Bankası mevcut reel kurun yeterince rekabetçi olduğunu düşünüyor. Bu düşünceyi kabul edelim ve Türk Lirası’nın reel değerini koruyacağını (reel kur endeksi 110 civarında kalacak) kabul edelim. Yıllık dolar enflasyonunu yüzde 2 alırsak, reel kurun değişmeyeceği varsayımı altında bile reel GSYH artışının yıllık ortalamasının yüzde 8 olması gerekiyor. Bu artış hızı Türkiye ekonomisinin potansiyel büyümesinin fazlasıyla üzerinde. Türkiye ekonomisi son 2,5 yılda ortalama yüzde 3,5 civarında büyüdü. Bu dönemde verimlilik artışlarının büyümeye katkısı sıfır oldu.
“Peki senin 2023 tahminlerin nedir?” diye sorabilirsiniz. Baz senaryomu özetleyeyim: Zor ekonomik reformların yapılabileceğini sanmıyorum. Kayırmacılıktan ve hukuk dışı uyglamalardan vazgeçilirse yatırım ortamı bir miktar iyileşir, orta verimlilik artışı da 1 yüzde puan civarında olabilir. Bu koşullarda GSYH gelecek 9 yılda ortalama yüzde 4 civarında büyüyebilir. Dolar enflasyonu için yıllık yüzde 2 artış ekleyebiliriz. Dolar cinsinden ortalama GSYH artışı yüzde 6 eder. Bu tempoyla GSYH 2023’te 1,4 trilyona, kişi başına gelir de 16 bin dolara çıkar. Eğer, AKP ekonomide köklü reformlar yaparak verimlilik artışını 2 yüzde puana çıkartabilirse, GSYH 9 yılda 1,5 trilyon dolara, kişi başına gelir de 18 bin dolara ulaşabilir. Yapılabileceğinin en iyisi bundan ibarettir.

İşsizliğe gelince. Ortalama yüzde 4 reel büyüme ve ortalama 1 yüzde puanlık verimlilik artışı çerçevesinde istihdamın ortalama yüzde 2,5 artacağını tahmin edebiliriz. Bu artışın nispeten yüksek bir büyüme-istihdam esnekliği (yüzde 62) varsaydığını not edelim. Daha yüksek verimlilik artışları sayesinde reel büyüme yüzde 5’e yükselse bile istihdam artışının değişmeyeceğini belirteyim. Yüzde 2,5’lik istihdam artışı ancak işgücü artışını karşılar. Bu durumda 2023’te Türkiye işgücü piyasasında toplam istihdamı 32,6 milyon, toplam işgücünü 35,8 milyon, işsizilk oranını da  yaklaşık yüzde 9 olarak hesaplıyorum. Mevsim etkilerinden arındırılmış işsizilk oranı mayıs döneminde yüzde 9,5’e yükselmişti. Açıkça görülüyor ki, bırakın yüzde 5’i, işsizliği yüzde 8’e indirmek için bile daha yüksek büyüme şart.

11 Eylül 2014 Perşembe

Büyümede sürpriz düşüş

Zaman’da yazmaya başlayalı düşük büyümeden çok söz ettim. Betam olarak 2. çeyrek büyümesini yüzde 3,1 olarak tahmin ettiğimizi de biliyorsunuz. Oysa, dün açıklanan büyüme rakamı sadece Betam’ınkini değil tüm tahminleri alt etti; TÜİK 2. çeyrekte GSYH büyüme oranını yüzde 2,1 olarak açıkladı. Birinci çeyrekte büyüme yüzde 4,3 olarak gerçekleşmişti. Ortaya çıkan büyük düşüşün nedeni çeyrekten çeyreğe Türkiye ekonomisinin yüzde 0,5 daralması.
    Büyümedeki gidişatı mevsim etkilerinden arındırılmış çeyrekten çeyreğe gelişmeler gayet iyi açıklıyor. Tüm göstergeler kırmızıda: Özel tüketim yüzde 0,4, özel yatırımlar yüzde 0,7, kamu yüzde 3,3, mal ve hizmet ihracatı yüzde 0,7 düşmüş. Bir süredir azalmakta olan ithalat ise yüzde 1,3 artmış. Böylelikle net ihracatın büyümeye katkısı da negatife dönmüş durumda.
    Bundan sonra büyüme ne olur? Doğrusu milyarlarca dolarlık zor bir soru. 3. çeyrekte büyümenin bir miktar yükseleceğine dair kimi göstergeler yok değil. Sanayi üretim endeksi temmuzda önceki aya kıyasla yüzde 1,8 arttı. Ara malı ithalatı da artışta. Son aylarda düşen kredi faizlerinin iç talebi bir ölçüde canlandırmakta olduğu anlaşılıyor. Buna karşılık dolar güçlenirken Euro’nun zayıflaması, aynı zamanda da Ortadoğu’ya ihracatımız düşerken Avrupa ekonomisinin durgunluk belirtileri göstermeye başlaması hayra alamet değil. 2. çeyrekte Euro Bölgesi’nde büyüme yüzde 0 oldu. Avrupa’da büyüme oranları aşağıya doğru revize ediliyor.
    Bu ortamda iç talepte sınırlı bir canlanma ile birlikte büyüme hızının bir miktar yükselmesi mümkün görünüyor. İlk çeyrekte özel tüketim ve yatırımda daralma daha yüksekti. Kamu kesimi de bu sınırlı canlanmaya ölçülü bir destek verebilir. 2. çeyrekte sürpriz çok ama bence en büyük sürpriz kamu kesiminin yüzde 3,3 küçülmesi oldu. İlk çeyrekte kamunun büyümeye katkısı yüzde 1,4 olmuştu. Bir süre önce bu köşede bütçe performansının zayıflamakta olduğunu savunmuştum. Anlaşılan hükümet de bu tehlikenin farkında olarak 2. çeyrekte frene fena halde basmış. Bundan böyle freni bir miktar gevşetebilir. Bunun için bütçe yeterli manevra alanına sahip.
    Ancak büyüme bir miktar yükselse bile bu yıl için hedeflenen yüzde 4’lük büyümenin yakalanması mevcut koşullarda bir hayli zor görünüyor. Düşen büyümeye bağlı olarak işsizlik artmaya başladı. Mayıs döneminde (nisan-mayıs-haziran) mevsim etkilerinden arındırılmış genel işsizlik oranı yüzde 9,2’den 9,5’e, tarım dışı işsizlik oranı da yüzde 11,1’den 11,4’e yükseldi. Önümüzdeki pazartesi haziran dönemi işsizlik rakamları açıklanacak. Öncü göstergeler işsizliğin artmaya devam edeceğine işaret ediyor.
    Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı ilk kez ekonomide kalıcı bir bozulma ile karşı karşıya. Bu, kriz çıkacak anlamına gelmiyor. Mevcut para ve maliye politikaları buna izin vermez. Tabii eğer sürdürürlerse... Ancak yüksek enflasyon-düşük büyüme durumu ile yeni hükümetin nasıl baş edeceği açık değil. Tekrarlamaktan usandım ama yine hatırlatmak zorundayım. Esaslı yapısal reformlar yapılmadan yüksek enflasyon-düşük büyümenin deli gömleğinden kurtulmak mümkün değil. Seçimlere en fazla 8 ay kaldı. AKP ve cumhurbaşkanı Erdoğan, başkanlık sistemine geçebilmek için mutlaka referandum çoğunluğunu (330+milletvekili) elde etmek istiyor. Bunun için AKP’ye yüzde 50’nin üzerinde oy lazım. Bu ekonomik gidişle yakalanması çok zor bir hedef.

    Bu koşullarda küllenmiş görünen iç talebi ne pahasına olursa olsun canlandırma tutkusunun yeniden depreşmesi pekâlâ mümkün. Yakında faiz tartışması geri dönerse şaşırmayın. Ekonomik gidişat aynı zamanda CHP için de fırsat doğuruyor. Tabii tutarlı ve inandırıcı bir ekonomik muhalefet ortaya koyabilirse.
(Bu yazı 11 Ağustos 2014'te Zaman'da yayınlanmıştır)

8 Eylül 2014 Pazartesi

hükümet programında büyüme ve işsizlik

Türkiye ekonomisi halen büyük bir sorunla karşı karşıya. Enflasyon fazlasıyla yüksek, büyüme ise düşük. Perşembe günkü yazımda enflasyonla mücadeleye öncelik vereceğini söyleyen Davutoğlu hükümetini yüzde 10’a yaklaşan enflasyonu yüzde 5’e düşürmek konusunda fazla ikna edici bulmadığımı belirtmiştim. Mali disiplinin sürdürülmesi enflasyonun alıp başını gitmesine engel olabilir ama düşürmeye yetmez. Bunun için kur istikrarı, kur istikrarı için de yüksek verimlilik artışları, yüksek verimlik artışları için de esaslı yapısal reformlar şart. Bu reformlar büyüme hızını yükseltmek için de gerekli.
2012 yılından itibaren uygulanmaya başlanan ‘dengeli büyüme’ stratejisini başından beri destekledim. Bu strateji özetle iç talebin dizginlenmesini, buna karşılık ihracatın ithalattan daha hızlı artması sağlanarak yüzde 10 gibi rekor düzeye çıkan cari açık/GSYH oranının aşağıya çekilmesi şeklinde tanımlanıyor. Orta Vadeli Program’a göre salt iç talebe dayalı yüzde 8’i aşan büyüme dengeleme politikaları ile yüzde 4’e düşürülecek, ardından da Türkiye ekonomisinin potansiyel büyüme kapasitesi olarak kabul edilen yüzde 5 patikasına oturtulacaktı.
Bu amaçla para politikasında, kredi arzında ve bütçede bir dizi önlemler alındı. Bununla birlikte, büyümenin hem dengeli hem de istenilen düzeyde seyretmesi için bu önlemlerin yanı sıra pek çok alanda kapsamlı reformlar gerekiyordu. Bu reformlar OVP’de etraflı şekilde tanımlanmıştı. Peki sonuçta ne oldu? Kredi artışı düşürüldü, TL’ye kontrollü şekilde değer kaybettirildi. Bu sayede iç talep kontrol altına girdi, ihracat ithalattan daha hızlı artmaya, cari açık oranı da düşmeye başladı. Ancak reformlar yapılmadı. Sonuçta büyüme yüzde 3-4 arasında kaldı. Halen yüzde 5’lik dengeli büyümenin oldukça uzağındayız.
Düşük büyüme ile son dönemde artışa geçen işsizliği hükümet programının vaat ettiği gibi on yılda yüzde 5’e düşürmek imkansız gibi. Bu gidişle işsizliği yüzde 10’un altında tutmak bile başarı sayılmalıdır. Yüksek işsizlikle mücadele bir yandan daha yüksek büyüme (hiç olmazsa yüzde 4’ün üzeri) diğer yandan da kayıtlı işgücü piyasasındaki mevcut katılıkların ortadan kaldırılmasını gerektiriyor.
Hükümet programı rakamsal büyüme hedefleri konusunda hayli ketum. Yeni büyüme hedeflerini ekim ayında OVP yayınlandığında göreceğiz. Buna karşılık ekonomide nelerin değişmesi gerektiği konusunda program oldukça net: Yurtiçi tasarrufları, işgücü ve enerji verimliliğini artıracağız deniliyor. Bu amaçla, üretimde verimliliğin artırılması, işgücü piyasasının etkinleştirilmesi, kayıt dışı ekonominin azaltılması, enerji verimliliğinin geliştirilmesi programlarından söz ediliyor. Bu programların içerikleri ile ilgili kapsamlı bilgi yok ama bazı ilke ve vaatler var.
Büyümenin kalıcı bir şekilde yüzde 5 civarına yükseltilmesi, bir yandan iç tasarrufların artmasına, diğer yandan verimlilik artışlarına bağlı. Kamu tasarrufları belli bir sınıra geldi. Hanehalkı tasarrufları nasıl artırılacak? Özel emeklilik birikimlerine verilmeye başlanan kamu destekleri yetmez. Reel mevduat faizinin 0 civarında olduğu, buna karşılık konut fiyatlarının arttığı bir ortamda tasarruflar artar mı? Ya firma tasarrufları? Bu konuda tek bir satır yok.

Programda, “işi değil insanı koruma” ilkesi çerçevesinde işgücü piyasasında “güvenceli esnekliğin” sağlanacağı, kayıtdışılığı azaltmak için denetimlerin etkinleştirileceği aynı zamanda da sigorta primi teşviklerinin artırılacağı vaat ediliyor. Hiç bir itirazım yok. Ama işgücü piyasasının anahtar reformu Kıdem Tazminatı Fonu’nun nasıl rafa kaldırıldığını yakından bilen birisi olarak bu vaatlerin sözde kalmasını doğrusu çok muhtemel görüyorum. Umarım yanılırım. 

3 Eylül 2014 Çarşamba

Hükümet programında ekonomi: Vaatler ve gerçekler

Başbakan Davutoğlu, tercihini Ali Babacan’dan ve mevcut ekonomi politikalarından yana yaptı. Cumhurbaşkanı Erdoğan nasıl ikna edildi bilmiyorum. Son yazımda kapanmış gözüken ekonomi tartışmasının büyüme ve işsizlikteki gelişmelere bağlı olarak yeniden gündeme gelebileceğini belirtmiştim. Şimdilik bu ikazla yetinelim.
Ekonomide anlaştılar
 “Güçlü ekonomi” bölümünün girişinde, “Ekonomide fırsat eşitliği ve adaleti sağlayarak hiç kimseye imtiyaz veya ayrıcalık tanımadık... Yolsuzluklarla mücadelede güçlü bir irade gösterdik. Hiçbir yolsuzluğun üzerinin örtülmemesi, her türlü iddianın hassasiyetle incelenmesi, bu konulardaki yargı süreçlerinin sağlıklı olarak çalışabilmesi için yoğun bir gayret ortaya koyduk.” deniliyor. Bu fazlasıyla ironik ifadelerle ilgili ne denilebilir? Bundan sonra inşallah böyle olur deyip geçelim.
    Program Merkez Bankası bağımsızlığının, enflasyon hedeflemesinin ve esnek kur rejiminin devam edeceğini ilan ediyor. Hiçbir itirazım yok. Ancak Türkiye ekonomisi halen iki temel sorunla, yüksek enflasyon ve düşük büyüme ile karşı karşıya.
    Ağustosta enflasyon yüzde 9,5’e yükseldi. Her ne kadar gıda fiyatlarında yüzde 15’e varan artış bu yükselişte önemli bir paya sahip olsa da, çekirdek enflasyonda devam eden yatay seyir enflasyonun büyük ölçüde katılaştığını gösteriyor. Program “Önümüzdeki dönemde enflasyonla mücadeleye daha fazla yoğunlaşacağız.” diyor ama nasıl yüzde 5’e yaklaşılacağını somut olarak açıklamıyor.
    Katılaşan enflasyonun belini kırmak için düşük bütçe açıklarının devam etmesi şart ama yetmez. Program mali disiplinden taviz yok diyor, hatta “Sıfır tabanlı bütçelemenin uygulanması için idari kapasiteyi geliştireceğiz.” vaadinde bulunuyor. Bunu takip edeceğiz. Bununla birlikte, “Kamu harcamaları etkinlik ve verimlilik temelinde gerçekleştirilecek, şeffaf ve hesap verilebilirlik esas olacaktır.” iddiası Sayıştay raporlarının köşe bucak saklandığı bir ortamda havada kalıyor.
    Enflasyonun hedefe yaklaştırılabilmesi için mali disiplinin yanı sıra kurda istikrarın devam etmesi ve kurun fazla yükselmemesi gerekiyor. Oysa yüksek enflasyon reel kuru hızla aşındırıyor. Ayrıca FED’den beklenen faiz artışlarının da göğüslenebilmesi gerekecek. Merkez Bankası, zamanı geldiğinde faiz artışı yapabilecek mi göreceğiz.
    Enflasyonla mücadelenin esas silahı yüksek verimlilik artışları. Oysa, son iki yıldır emek verimliliğinin büyümeye katkısı sıfır oldu. (Bkz Betam: ‘Türkiye uzun yıllar orta gelir tuzağından kurtulamayabilir’). Verimlilik artışı ile büyümeyi yükseltmek, vergi sisteminde, işgücü, enerji ve ürün piyasalarında bir dizi yapısal reformun gerçekleşmesine bağlı. Programda “Hükümetimiz verimlilik artışının ve sanayileşmenin hızlandırılması gerektiğinin farkındadır.” deniliyor ve reformlar vaat ediliyor. Ne ki, söz konusu reformların geçmişte tüm programlarda yer aldığını ama bir türlü yapılamadıklarını biliyoruz. 2015 seçimlerinden önce yapılabileceklerini de doğrusu hiç sanmıyorum.
    Yapısal reformların dışında verimlik konusunda program Ar-Ge harcamalarının büyük ölçüde artırılacağını söylüyor. Bu doğru bir politika ancak özel firmaların teknolojik atılımlara hazır olması gerekir. Bunun için de işgücünün eğitim düzeyi ile firmaların ölçeklerinin hızla artırılması şart. Programda buna dair dişe dokunur bir şey göremedim. İşgücünün eğitim düzeyi ve kalitesi düşük. Kapsamlı bir eğitim reformu şart. Gerçi program “kapsamlı eğitim reformundan” söz ediyor ama müfredat değişimi dışında ne  kaliteli eğitimin anahtarı olan öğretmen kalitesinden ne de yükseköğretimde akademik ve mali özerkliği hayata geçirecek bir reformdan bahis var.

    Pazar günü büyüme ve işsizlikle devam edeceğim.
(Bu yazı 4 Ağustos 2014'de Zaman'da yayınlanmıştır)

5 Ağustos 2014 Salı

A home-made crisis is possible

There is a smell of economic crisis in the air. This weekend, Economy Minister Nihat Zeybekçi declared that “there will be no crisis.” When does an economy minister declare that there will be no crisis? The answer is straightforward: This is the case when crisis expectations are rising among economic actors. And this is the case at the moment.

Let's begin with the most recent news: Inflation in July, revealed yesterday, has been very disappointing. While the Central Bank of Turkey has been expecting a decrease in headline inflation, we actually saw an increase. The yearly consumer price index (CPI) rose from 9.2 percent to 9.3 percent. The real bad news is that the two core inflation indexes are still rising and they reached 10.4 and 9.8 percent, respectively, in July. Rising inflation is driven mainly by service prices, signaling the presence of demand pressure.

Recently, when the central bank's Monetary Policy Committee (PPK) decided to cut its policy rate for the third time, this time by 50 basis points, I wrote in this column that low interest rates may cause an excessive revival in domestic demand -- something that the committee has disregarded. I concluded that the central bank is too optimistic about inflation. I am afraid that I was right.

One must conclude that the fact that inflation is outpacing the central bank's forecasts is not a sufficient factor to conclude that there will be an economic crisis. However, a radical change in the macroeconomic framework in place could do this. This will probably be the case if Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan is elected president of the Turkish Republic this Sunday.
It is well known that Mr. Erdoğan disagrees profoundly with the current monetary policy and the macroeconomic framework that tries to maintain balanced growth -- a continuation of the decrease in the current account deficit while trying to get inflation closer to its target of 5 percent in the medium term. Nevertheless, this balanced growth requires a strict control of domestic demand, which results in rather low growth.

The critical point lies here. Mr. Erdoğan believes firmly that it is possible to have a revival in domestic demand through radical interest rate cuts without jeopardizing either inflation or the current account deficit. Many times he has declared that high interest rates are the cause of high inflation and that the central bank is following the wrong monetary policy. So, we must expect the implementation of a new economic policy along with the nomination of a new government after the election of the president of the republic, supposing that this will be Mr. Erdoğan. I am almost sure that Ali Babacan, the deputy prime minister in charge of the economy, who is the main builder of the balanced growth regime, will not be present in the new Cabinet. With the departure of Babacan, the central bank management will lose its main defender in the government. I do not think that Turkish Central Bank Governor Erdem Başçı will resist the political pressure that will be exerted by the president of the republic, recently elected by universal suffrage and who does not mince his words, as you know.


Under these circumstances, what kind of events should we expect in the Turkish economy? As soon as interest rates are cut, inflation and exchange rate expectations will be worsened. Let me mention that the current market interest rate for two-year maturity Treasury bonds is at 9 percent, while the policy interest rate of the central bank is 8.25 percent. For a few months we may witness a boom in domestic demand, thanks to negative real interest rates, but a sudden stop in capital inflows will not be lasting. This will fuel even further the depreciation of the Turkish lira and push inflation up again. In sum, the “new monetary policy” will backfire, pushing the Turkish economy into recession. Believe me, this is neither a fantasy nor wishful thinking.

12 Haziran 2014 Perşembe

İhracat ve kamuyla büyüme

Büyümenin gidişatı hiç bu kadar siyasallaşmamıştı. Geçtiğimiz günlerde Başbakan’ın Merkez Bankası’nı şiddetle eleştirmesinin temelinde ekonomik büyümenin olduğu açıkça ortaya çıkmıştı. Başbakan yardımcısı Babacan ve Merkez Bankası başkanı Başçı ilk çeyrekte büyümenin yüzde 4 yakın, aynı zamanda da dengeli olduğunu savunuyorlardı. Betam’da yüzde 3,7 tahmin ediyorduk.  Buna karşılık iki kritik seçimin yaşanacağı bir dönemde yüzde 4’ün altında bir büyümenin Başbakan’ı kesmediği de sır olmaktan çıkmıştı. Merakla beklenen 1. Çeyrek büyüme oranı sonuçta yüzde 4,3 çıktı. Beklenenin üzerinde gerçekleşen büyüme Babacan ve Başçı’ya rahat nefes aldıracaktır.

Tüketim ve yatırımda gerileme

            Büyümenin halen nasıl geliştiğini anlayabilmek için yıllık değişim yerine çeyrekten çeyreğe değişime bakmakta yarar var. Geçen yılın son çeyreğine kıyasla GSYH yüzde 1,7 büyüdü. Bir önceki çeyreklik büyüme yüzde 0,9’du. Büyümede yavaşlama beklenirken bu hızlanma açıklanmaya muhtaç. Aslında TL’nin ilk çeyrekte uğradığı büyük değer kaybı ile yükselen faizlerin öngörüldüğü gibi özel tüketim ile özel yatırımları azalttığı görülüyor. Bir önceki çeyreğe kıyasla özel tüketim yüzde 0,5, özel yatırımlar da yüzde 2,8 gerilemiş durumda. Bu iki kalem büyümeyi 0,9 puan aşağıya çekmiş. Aynı zamanda yine beklendiği gibi firmaların belirsizlik ortamında stok boşalttığı gözlemleniyor: Stok azalması büyümeyi 0,7 puan düşürmüş (Betam, “Büyüme değerlendirmesi”). Buna karşılık büyümeye en yüksek katkıyı  yüzde 7 oranında artan ihracat 1,9 puanla, ardından da yüzde 4,8 büyüyen kamu harcmaları 0,8 puanla yapıyor.
Orta vadeli program bu yıl için yüzde 4 büyüme öngörmüştü. Aynı zamanda Program büyümenin dengeli olacağını, bu sayede cari açık oranının düşmesini, işsizliğin de ılımlı ölçüde azalmasını öngörüyordu. Tüketim ve yatırımdaki düşüşler programa tam uygun değil. Ancak net ihracatın 2,6 puanlık katkı ile büyümeyi sırtlaması iyi haber. Bu sayede cari açık oranının ilk çeyrekte yüzde 7,9’dan 7,4’e, altın hariç oranın ise yüzde 6,5’ten 6,3’e gerilediğini tahmin ediyoruz. Bu düzeyler halen yeterli değil ama piyasa tansiyonunu bir miktar düşürür.

Faizler gevşer

Bundan sonra ne olur? Kurun istikrara kavuşması ile birlikte faizlerin gevşemesinin dayanıklı tüketimi ve yatırımı bir miktar destekleyeceğini tahmin ediyorum. Avrupa’da ılımlı canlanma devam ediyor. Avrupa Merkez Bankası’nın para politikasını gevşetmesi bu canlanmayı destekleyecektir. Bu çerçevede ihracat artışının devam etmesini bekleyebiliriz. Canlanan iç talep ithalatı yeniden artışa geçirse de net iharcatın büyümeye katı yapmaya devam edeceğini kestirebiliriz. Sonuç olarak bu yıl büyümenin yüzde 4’ün biraz üzerinde gerçekleşmesi ve dengeli olması mümükün görünüyor. Yıl başında yaptığım yüzde 3,5’luk tahminin biraz düşük kaldığını belirtmeliyim. Yüzde 4’ün üzerinde bir büyüme işsizliğin artmasını da önleyecektir.

Böyle bir büyüme rejimi Başbakan tarafından yeterli görülür mü? Yanıtı zor bir soru. Bununla birlikte Merkez Bankası üzerindeki baskının hafifleyeceğini tahmin edebiliriz. Avrupa Merkez Bankası’nın hamlesi Merkez Bankası’na faiz indirimi için alan yaratmıştı. Büyümenin beklenenin üzerinde çıkması da bu indirimin makul düzeyde tutulmasını kolaylaştıracaktır. Bu ayki Para Politikası Kurulu’nun makro ekonomik dengeleri zorlamadan politika faizini 75-100 baz puan düşürmesi mümkün görünüyor. Bu kez Başbakan’ın nispeten sınırlı bu indirime fazla itiraz etmeyeceğini düşünüyorum. 

16 Nisan 2014 Çarşamba

Büyüme idare eder, işsizlik düşüyor

Geçen hafta Başbakanın düşük büyümeye tahammülü olmadığından söz etmiştim. Önünde kazanılması gereken iki seçim var. Doğal olarak bu seçimlere olabildiğince iyi ekonomik koşullarda girmek istiyor. Yani büyümenin yüksek olduğu, işsizliğin de düştüğü koşullarda. Oysa büyüme tahminleri çoğunlukla yüzde 2-3 arasında. En son IMF 2014 büyüme tahminini yüzde 3.5’ten 2.3’e çekti. Yıl başında büyümeyi ben de yüzde 2.5 civarında beklediğimi açıklamıştım.
Ekonomi yönetimi ise büyümenin dengeli olmasına odaklanmış durumda. Büyümenin düzeyi tali bir konu gibi duruyor. Büyüme konusundaki bu farklı iki yaklaşımı rakamlara tercüme edersek şöyle söyleyebiliriz: Ekonomi yönetimi yüzde 4’e yakın bir büyümeye razı; yeter ki cari açık küçülsün, enflasyon düşsün.  Başbakanı ise bu düzeyde bir büyüme kesmiyor. Haksız olmadığını söylemiştim. Yüzde 4’ün altında bir büyüme normalde işsizliği az da olsa yükseltir.

Büyüme beklenenden iyi

Hal böyleyken ekonomik gidişat ne durumda? Birinci çeyrek geride kaldı. Çoğunlukla ilk iki ayın öncü göstergelerine dayanarak güvenilir bir tahmin yapmak mümkün. Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi (Betam) geçen cuma yayınladığı Ekonomik Görünüm notunda (“İhracata dayalı büyüme”) çeyrekten çeyreğe büyümeyi yüzde 0,5, yıllık büyümeyi de yüzde 3,8 tahmin ediyor. Bu oranların ardındaki Betam değerlendirmesi şöyle özetlenebilir: Özel tüketimde hafif düşüş var. Yatırımlar yatay seyrediyor. İhracatta belirgin artış, ithalatta ise düşüş var. Sonuç olarak büyümeyi net ihracat taşıyor.
Sonuç olarak, gerek düzeyi gerek niteliği itibariyle ekonomi yönetiminin öngördüğü büyümeye yakın bir büyüme söz konusu. Nitekim Betam cari açıkta 0,4 puanlık bir düşüş (yüzde 7,9’dan 7,4’e) bekliyor. Betam elbette yanılabilir. Üstelik tahminine Mart göstergeleri – düşen kapasite kullanımı hariç- dahil değil. Ama buna karşılık tüketici ve yatırımıcı güveninde belirgin iyileşmeler var. Diyebilirsiniz ki önümüzde daha üç çeyrek var ve siyasal gelişmelerin neler getireceği belli olmaz. Doğru ama yine de yüzde 2-3 arasındaki 2014 büyüme tahminlerinin kötümser kaldığını düşünmeye başladım. Kaldı ki iç talebi desteklemeye müsait bir manevra alanı da mevcut.

İnşaat yukarı, işsizlik aşağı

Diyelim ki önümüzdeki çeyreklerde de yüzde 4’e yakın dengeli bir büyüme devam etti. Başbakan Merkez Bankası’na faiz baskısı yapmaktan vazgeçer mi? Sanırım işsizlikteki gidişat bu konuda önemli bir unsur olacaktır. Dün TÜİK Ocak dönemi (Aralık-Ocak-Şubat) işgücü piyasası rakmalarını açıkladı. İşsizlik düşmeye devam ediyor. Mevsim etkilerinden arındırılmış verilere göre işsizlik oranı bir önceki döneme kıyasla 0,3 puan (yüzde 9,4’ten 9,1’e) düşümüş durumda. İşsizlik 7 dönem boyunca yükselip yüzde 10,2 ile zirve yaptıktan sonra son dört dönemdir düşüyor. Bu düşüşte inşaat sektörü önemli bir paya sahip. Nitekim, son dört dönemde bu sektörde istihdam artışı 330 bin. Bir ara yavaşlayan hizmet istihdamı da son dönemde hızlanmış görünüyor. Bu arada tarım istihdamı düşmeye devam ediyor.

İstihdamın büyümeyi belirli bir gecikmeyle takip ettiğini biliyoruz. Bu bakımdan işsizlikte gözlemlenen düşüş eğilimi geçen sonbaharda hızlanan büyüme ile açıklanabilir. Son çeyrekte büyüme yüzde 4,4’e yükselmişti. Ama aynı zamanda büyümenin istihdam yaratma kapasitesinin çok yüksek düzeyde devam ettiğini not etmek gerekir. Bu yıl nispeten daha düşük bir büyüme gündemde. Ancak büyümenin istihdam yaratma kapasitesinde düşüş olmazsa, buna normalleşme olmazsa da diyebiliriz, yüzde 4’e yakın bir büyüme ile işsizlik düşmese bile en azından artmaz. Böyle bir gidişatın ekonomi yönetimine rahat nefes aldırması muhtemeldir.