seçim sistemi reformu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seçim sistemi reformu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2014 Çarşamba

AKP’nin seçim sistemi açmazı

AKP 2015 seçimlerine seçim sisteminde değişiklik yaparak gitmek istiyor. Seçim sistemi reformunu AKP geçen yıl Kürt sorunu bağlamında gündeme getirmişti. Bir yandan PKK’ya “silah bırak siyaset yap” diyeceksiniz diğer yandan “Kürt partisinin” parti olarak seçime girmesine, hazine yardımından yaralanmasına  engel olacaksınız. Bu çelişkinin üstesinden gelmek gerekiyordu. Ama yanı zamanda Tayyip Erdoğan mevcut parlamenter sistemin başkanlık sistemine dönüştüğu koşullarda cumhurbaşkanı seçilmek istiyordu. Bunun için AKP’nin kendi anayasasını yapabilmesi, bunun ilk adımı olarak da genel seçimde referandum çoğunluğunu (330+ milletvekili) elde etmesi şarttı.

Bozulan hesap

 AKP iki alternatif reform önerisinde bulundu: 1) Baraj yüzde 5’e düşsün buna karşılık seçim çevreleri en fazla 5 milletvekili çıkaracak şekilde daraltılsın. Buna “Daraltış Bölge” sistemi diyoruz. 2) Baraj sıfırlansın buna karşılık 550 seçim çevresi oluşturulsun, seçim çevresinde birinci gelen parti milletvekilini kazansın. Yani tek turlu çoğunluk sistemi. Bu sisteme de kısaca “Dar Bölge” diyoruz. Eğer AKP yüzde 46 ve üzerinde bir seçmen desteğini koruyabilseydi, Daraltılmış Bölge sistemi AKP’ye referandum çoğunluğunu sağlıyordu. Böylelikle siyasal dengeleri zorlamadan bir taşla iki kuş vurmak mümkündü: BDP’ye parlamento yolunu açmak aynı zamanda da referandum çoğunluğunu garantilemek.
30 Mart seçimlerinden çıkan sonuç bu hesabı bozdu. İktidar partisinin oy oranı yüzde 50’den yüzde 44’ün altına geriledi. Bu sonuçla AKP referandum çoğunluğunun çok uzağına düşmüş oldu. Benim simülsayon modeli bu oy oranı  ile AKP’nin ancak 310 civarında miletvekili kazanabileceğini gösteriyor. 330’u risksiz bir şekilde elde edebilmesi için de oy oranını 2015 seçimlerinde yüzde 46’nın üzerine çıkarması gerekiyor. AKP kurmayları bunun zayıf bir ihtimal olduğunun farkındalar. Bu nedenle Daraltılmış Bölge sistemi başkanlık sistemine geçiş stratejisinde kullanışlı olmaktan çıkmış durumda.

Koşulları zorlamak

Geriye diğer alternatif Dar Bölge sistemi kalıyor. 30 Mart seçimlerinde il oy dağılımından yola çıkarak yaptığım kaba bir tahmin bu seçim sisteminin AKP’ye referandum çoğunluğunu fazlasıyla garantilediğini gösteriyor. Bu beklenen bir sonuç: AKP düşen oy oranına rağmen ülke genelinde uzak ara birinci parti olmaya devam ediyor ve illerin (seçim çevrelerinin) büyük bölümünde de birinci parti. Buna karşılık Dar Bölge sistemi siyasal dengeleri altüst etmeye teşne bir sistem.
AKP bu sistemi benimsediği takdirde mevcut oy dağılımı çerçevesinde 2015 genel seçimlerinde karşılaşacağımız manzara özetle şöyle olacak: BDP Güneydoğuda birinci parti olduğundan bu bölgedeki milletvekillerinin büyük çoğunluğunu kazanacaktır. 40 üzerinde milletvekili çıkarması büyük olasılıktır. Şu nokta çok açık: Dar Bölge sistemi BDP’ye Güneydoğu’da kesin bir siyasal egemenlik sağlayacaktır. Buna karşılık BDP’nin iki katından daha fazla seçmen desteğine sahip olan MHP tahminime göre ancak 30-34 kadar miletvekili çıkarabilecektir. Bu sonuç mevcut siyasal gerilimi daha da arttıracaktır. Dahası, Anayasa’nın 67. Maddesinin çiğneneceği de iddia edilebilir. Bu madde, seçim sisteminin yönetim istikrarı ile temsilde adaleti bir arada gözetmesini öngörüyor. BDP ile MHP arasındaki oy oranları ile milletvekili sayıları arasındaki aşırı dengesizliğin yönetim istikrarına hiç bir katkı yapmaksızın temsil adaletini bariz biçimde çiğnediği pekala idda edilebilir.

AKP Dar Bölge sisteminde karar kıldığı takdirde çok ciddi siyasal riskleri de göze almak durumundadır. Ama öte yandan başkanlık sisteminde ısrar edcekse elindeki yegane koz da Dar Bölge sistemidir. 

2 Ekim 2013 Çarşamba

Tartışmaya devam

Bugün de seçim sistemi reformunu tartışmaya devam etmek istiyorum. Ekonomide acilen ele alınması gereken bir konu yok şimdilik. Dün yayımlanan yazımda genel bir değerlendirme yapmıştım. Bugün Ak Parti tarafından tartışmaya açılan iki alternatif sistemin daha ayrıntılı bir karşılaştırmasını yapmak istiyorum. Bu arada dün akşam konuştuğum bir Ak Parti yöneticisinden dünkü yazımda sorduğum kritik sorunun da yanıtını aldım. Dar bölge alternatifinin (her seçim çevresinde tek milletvekili) anglosakson sisteminde olduğu gibi tek turlu düşünüldüğünü, dahası Başbakan’ın tercih ettiği reform alternatifinin de bu sistem olduğunu öğrendim. Bu arada Ak Parti’nin seçim sistemini şu veya bu şekilde değiştirmeye kararlı olduğunun da yetkili bir ağızdan teyidini almış oldum. Dolayısıyla dar bölge alternatifini de kapsamlı bir şekilde tartışmamız gerekiyor.

Yüzde 5 baraj riskli
Dünkü yazımda yüzde 5 baraj + daraltılmış bölge şeklinde özetlenebilecek sistemin yol açacağı siyasal sonuçları genel hatlarıyla özetlemiştim. Bu sistemde BDP yüzde 5 barajını aştığı sürece hak ettiği temsili elde eder. Yüzde 5’lik barajı 2014 ya da 2015’te yapılacak genel seçimde aşacağı kesin gibi. Ancak daha sonraki seçimlerde az bir farkla barajın altında kalırsa büyük sorun çıkar. Çünkü BDP Doğu ve Güneydoğu’da yine birçok milletvekili kazanacaktır. Dolayısıyla Ak Parti barajı sıfırlamak istemiyorsa, -ki benim önerim buydu-, hiç olmazsa yüzde 3’e çekmeyi göze almalıdır. Ak Parti, Saadet Partisi ile Demokrat Parti’ye can suyu vermek istemiyor. Bir kısım Ak Parti seçmeni düşük barajda bu partilere yönelebilir. Bunu anlıyorum. Ancak bu tehdit yüzde 5 baraj ile de mevcut. İlerde bu partiler şu veya bu nedenle güçlenebilirler.

BDP’nin bu sisteme temelden itiraz edeceğini sanmıyorum. İstanbul ve Mersin’de milletvekili çıkaramayabilir. Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü’nün “BDP bir bölgeye hapsedilmek isteniyor” tepkisi manidardı. Ben bunda temel bir sakınca görmüyorum. Önemli olan BDP’ye Doğu ve Güneydoğu’da hakkıyla kazandığı milletvekillerinin verilmesidir. BDP isterse sol ile ittifak yaparak İstanbul’da güçlü olduğu daraltılmış seçim çevrelerinde bağımsız adaylar gösterebilir. Tabii bu yöntem ülke genelinde oy oranının bir miktar azalarak yüzde 5 barajının altında kalma riskini gündeme getirebilir. Bu bakımdan da barajın yüzde 3’e çekilmesi iyi olur.

Referandum çoğunluğu
Dünkü Radikal’de Tarhan Erdem seçim çevrelerinin 5 milletvekili ile sınırlandırılmasını eleştirdi. Sınırın 14 milletvekiline kadar çıkabileceğini savunuyor. Ben 6 sınırını önermiştim. Daha fazlasının milletvekili seçmen bağının güçlenmesine hizmet etmeyeceğini düşünüyorum. Bu sınır meselesi önemli çünkü bölgeler ne kadar daraltılırsa Ak Parti’nin de egemen parti olarak referandum çoğunluğunu (330 üzeri) sağlama olasılığı o kadar artıyor. Diğer bir deyişle Ak Parti, referandum çoğunluğunu daha düşük oy oranlarında elde edebiliyor. Sanırım bu durum çok tartışılacak. Şahsen bir koşulla referandum çoğunluğu çıtasının aşağıya çekilmesine karşı değilim: Anayasa referandumunda hem katılım hem de kabul için nitelikli çoğunluk aranması şartıyla. Örneğin, katılım oranı en az yüzde 60, kabul oranı da yine en az yüzde 60 olabilir. Bir yandan yeni anayasa yapımının kolaylaşmasını istiyorum ama diğer yandan da Ak Parti’nin damgasını taşıyacak bir anayasanın yüzde 50 + 1 oyla kabul edilmesini hem yanlış hem de tehlikeli buluyorum.
Türkiye milletvekilliği Ak Parti’nin önerileri arasında yok. Oysa bu iyi bir fikirdi. Benim önerim milletvekili sayısını 600’e çıkarmak, 50 ekstra milletvekilini de ülke genelinde barajsız tam nispi usulle seçmekti. Bu yöntem küçük partilerin de bir ölçüde temsilini sağlayacaktı. Ak Parti, Türkiye milletvekilliğini yeniden düşünmelidir.

İki turlu dar bölgeye evet
Sıfır barajlı tek turlu dar bölge sistemine gelince.. Bu, radikal bir seçim sistemi değişikliği olur ve Türkiye siyasetinde önemli sonuçlar doğurur. Ak Parti’nin açık ara birinci parti olmaya devam etmesi durumunda BDP bölgesel oy yoğunlaşması sayesinde yine 35 civarında milletvekilliği kazanır. Ama MHP grup bile kuramaz. CHP ise önemli ölçüde milletvekili kaybedebilir ve kıyılara hapsolur. Böyle bir siyasal tabloyu Türkiye’nin mevcut koşullarının hazmedebileceğini sanmıyorum. Buna karşılık dar bölge sistemi iki turlu olarak tasarlanırsa çok iyi olur ve desteklerim. Çünkü bu sitemde ikinci turda çeşitli siyasal ittifaklar mümkün olur, daha çoğulcu bir parti yapısı ortaya çıkar. Milletvekilleri merkeze karşı güçlenir ve seçmen tarafından daha kolay takip edilir hale gelirler. Liderlik sultası son bulur. Ak Parti merak etmesin, yüzde 40 civarındaki oy oranlarında bile yine tek başına iktidar olur, hatta referandum çoğunluğunu dahi yakalayabilir.

� ` t �& ��& kit-tap-highlight-color: rgba(0, 0, 0, 0);">
BDP’nin bu sisteme temelden itiraz edeceğini sanmıyorum. İstanbul ve Mersin’de milletvekili çıkaramayabilir. Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü’nün “BDP bir bölgeye hapsedilmek isteniyor” tepkisi manidardı. Ben bunda temel bir sakınca görmüyorum. Önemli olan BDP’ye Doğu ve Güneydoğu’da hakkıyla kazandığı milletvekillerinin verilmesidir. BDP isterse sol ile ittifak yaparak İstanbul’da güçlü olduğu daraltılmış seçim çevrelerinde bağımsız adaylar gösterebilir. Tabii bu yöntem ülke genelinde oy oranının bir miktar azalarak yüzde 5 barajının altında kalma riskini gündeme getirebilir. Bu bakımdan da barajın yüzde 3’e çekilmesi iyi olur. 

Referandum çoğunluğu 
Dünkü Radikal’de Tarhan Erdem seçim çevrelerinin 5 milletvekili ile sınırlandırılmasını eleştirdi. Sınırın 14 milletvekiline kadar çıkabileceğini savunuyor. Ben 6 sınırını önermiştim. Daha fazlasının milletvekili seçmen bağının güçlenmesine hizmet etmeyeceğini düşünüyorum. Bu sınır meselesi önemli çünkü bölgeler ne kadar daraltılırsa Ak Parti’nin de egemen parti olarak referandum çoğunluğunu (330 üzeri) sağlama olasılığı o kadar artıyor. Diğer bir deyişle Ak Parti, referandum çoğunluğunu daha düşük oy oranlarında elde edebiliyor. Sanırım bu durum çok tartışılacak. Şahsen bir koşulla referandum çoğunluğu çıtasının aşağıya çekilmesine karşı değilim: Anayasa referandumunda hem katılım hem de kabul için nitelikli çoğunluk aranması şartıyla. Örneğin, katılım oranı en az yüzde 60, kabul oranı da yine en az yüzde 60 olabilir. Bir yandan yeni anayasa yapımının kolaylaşmasını istiyorum ama diğer yandan da Ak Parti’nin damgasını taşıyacak bir anayasanın yüzde 50 + 1 oyla kabul edilmesini hem yanlış hem de tehlikeli buluyorum. 
Türkiye milletvekilliği Ak Parti’nin önerileri arasında yok. Oysa bu iyi bir fikirdi. Benim önerim milletvekili sayısını 600’e çıkarmak, 50 ekstra milletvekilini de ülke genelinde barajsız tam nispi usulle seçmekti. Bu yöntem küçük partilerin de bir ölçüde temsilini sağlayacaktı. Ak Parti, Türkiye milletvekilliğini yeniden düşünmelidir. 

İki turlu dar bölgeye evet 
Sıfır barajlı tek turlu dar bölge sistemine gelince.. Bu, radikal bir seçim sistemi değişikliği olur ve Türkiye siyasetinde önemli sonuçlar doğurur. Ak Parti’nin açık ara birinci parti olmaya devam etmesi durumunda BDP bölgesel oy yoğunlaşması sayesinde yine 35 civarında milletvekilliği kazanır. Ama MHP grup bile kuramaz. CHP ise önemli ölçüde milletvekili kaybedebilir ve kıyılara hapsolur. Böyle bir siyasal tabloyu Türkiye’nin mevcut koşullarının hazmedebileceğini sanmıyorum. Buna karşılık dar bölge sistemi iki turlu olarak tasarlanırsa çok iyi olur ve desteklerim. Çünkü bu sitemde ikinci turda çeşitli siyasal ittifaklar mümkün olur, daha çoğulcu bir parti yapısı ortaya çıkar. Milletvekilleri merkeze karşı güçlenir ve seçmen tarafından daha kolay takip edilir hale gelirler. Liderlik sultası son bulur. Ak Parti merak etmesin, yüzde 40 civarındaki oy oranlarında bile yine tek başına iktidar olur, hatta referandum çoğunluğunu dahi yakalayabilir.

1 Ekim 2013 Salı

Seçim sisteminde reform

Seçim sisteminde iki reform alternatifi gündemde
Godot’yu bekler gibi beklediğimiz demokratikleşme paketi nihayet açıklandı. Paketin yetersizliği çok tartışılacak. Ama paket bir konuda, 12 Eylül’den miras kalan adaletsiz, sorunlu seçim sistemini değiştirme fırsatını gündeme getirdiği için takdire şayan. Geçen 15 yılda mevcut seçim sistemini reforma tabi tutmak için 5 rapor, pek çok makale yazmış, medyada sayısız tartışmaya katılmış benim gibi biri için atılan adım sevindirici. En son ocak ayında Betam’dan ‘Türkiye için yeni seçim önerisi’ başlıklı bir rapor yayımladım. Bu raporda seçim çevrelerinin en fazla 6 milletvekili çıkaracak şekilde daraltılmasını, buna karşılık barajın sıfırlanmasını savundum. Ayrıca 550’ye ek olarak 50 milletvekilinin Türkiye genelinde barajsız tam nispi usulle seçilmesini önerdim. Bu seçim sistemi benim için ideal olmasa da Kürt partisinin (şimdilik BDP) temsil sorununu çözecek, aynı zamanda da AK Parti tarafından kabul edilebilir, dolayısıyla siyaseten ‘yapılabilir’ bir reformu temsil ediyordu. Demokratikleşme paketinden iki alternatifli öneri çıktı. Mevcut sistemle devam alternatifini elbette kaale almıyorum. 
Başbakan’ın bunu neden gündeme getirdiğini de anlamış değilim. Sanırım BDP’nin seçim sistemi reformuna desteğini almak ve CHP’yi köşeye sıkıştırmak için yaptı. Birinci reform alternatifinde baraj yüzde 5’e düşürülüyor, buna karşılık seçim çevreleri en fazla 5 milletvekili ile sınırlandırılıyor. Bu, sistem önerime oldukça yakın duruyor. Ancak kimi sakıncaları göz ardı edilemez.

BDP’de temsil sorunu Önce bardağın dolu tarafına bakalım. BDP son iki seçimde bağımsız adaylar aracılığı ile yüzde 6’nın üzerinde oy aldı. Anketler yine yüzde 6’nın üzerinde oya sahip olduğunu söylüyor. Dolayısıyla ‘Barış Süreci’nin en kritik üç unsurundan birini (diğer ikisi anadilde eğitim ve terör yasası) çözüme kavuşturuyor. Yaptığım simülasyon BDP’nin yeni sistemde rahatlıkla 30’un üzerinde milletvekili çıkarabileceğini gösteriyor. Ayrıca çok geniş seçim çevrelerinde adayın kıymeti harbiyesi yoktu. Partilere oy veriyorduk. Oysa şimdi ister AK Parti’nin adayları olsun, ister CHP’nin adayları, büyük şehirlerin seçim çevrelerinden bir parti en fazla 1-3 milletvekili çıkarabileceğinden adaylara odaklanabileceğiz. Partiler de adaylarını daha dikkatli seçecekler.
Bardağın boş tarafı ise bir hayli kalabalık. Bir kere barajın yüzde 5’e düşürülmesi yarın öbür gün başımıza büyük sorunlar açabilir. Bugünkü sistemin bir numaralı adaletsizliği bir partinin hatırı sayılır miktardaki seçim çevresinde birinci ya da ikinci parti gelerek 35 civarında milletvekili kazanmasına rağmen yüzde 10 barajı nedeniyle bu milletvekillerinin elinden alınarak başta AK Parti olmak üzere diğer partilere verilmesi sorunuydu, tıpkı Kasım 2002 seçimlerinde olduğu gibi. Gelecek seçimde olmasa bile daha sonraki seçimlerde Kürt partisinin oy oranı yüzde 4,9’da kalırsa ne olacak? Olmaz demeyin, geçen pazar Almanya’da oldu. Sorun şu ki, bu oy oranında da Kürt partisi Doğu ve Güneydoğu’nun seçim çevrelerinin pek çoğunda bir ya da ikinci parti olmaya devam edecek. O zaman ne olacak? “Pardon, Meclis’e giremezsiniz” mi diyeceksiniz? Bu bakımdan barajın tümden kaldırılması çok daha mantıklı olurdu. Ayrıca ülke barajı Kürt oyları açısından oldukça yüksek kaldığından Güneydoğu’da BDP ve AK Parti’ye rakip partilerin güçlenmesi önünde engel oluşturacaktır. Bu siyaseten ‘iyi’ olabilir ama temsilde adalet açısından ‘kötü’. Bu engel elbette Saadet ve Demokrat Parti gibi küçük partiler için de geçerli. Bu partiler de az sayıda olsa bile baraj sıfırlandığında daraltılmış bölgelerden milletvekili çıkarabilirlerdi. AK Parti bunu istemiyor.
Yüzde 5 barajlı daraltılmış bölgeli seçim sisteminin önemli bir özelliği, AK Parti’ye (birinci parti olduğundan) yüzde 45-46 oy oranında referandum çoğunluğunu sağlaması. Hatırlanacağı gibi Haziran 2011 seçimlerinde yüzde 50’ye yakın oy almasına rağmen AK Parti 326 milletvekilinde kalmıştı. Daraltılmış bölgeler sayesinde yüzde 45-46 oyla 330’u aşması garanti görünüyor. Bunu büyük ölçüde MHP’nin kaybettiği sandalyelerden sağlıyor. Önerilen sistem, MHP’nin milletvekili sayısında dramatik düşüşe neden olurken CHP’yi mevcut oy oranında (yüzde 26) pek fazla etkilemiyor. Birkaç milletvekili kaybediyor. Eğer CHP oy oranını arttırırsa o da yeni sistemden kârlı çıkar. Bu sistemin milletvekili paylaşımına etkileri konusunda bir fikir vermesi için aşağıdaki tabloyu hazırladım. Oy dağlımını büyük ölçüde Haziran 2011 seçimlerine yakın alıyorum. Ancak AKP’nin oranını yüzde 45’e çekiyorum. SP ile DP’nin yüzde 5 barajını geçemediklerini varsayıyorum.
Tablodaki milletvekili sayılarını, 6 milletvekili sınırlamasına göre hazırlamış olduğum simülasyon modelinin sonuçlarını 5 milletvekili sınırlamasına kabaca uyarlayarak buldum. Elbette hata payı söz konusu. Ancak bu hata payının AK Parti için bile 3-5 milletvekili ile sınırlı olduğunu tahmin ediyorum. AK Parti’nin önerdiği ikinci seçim sistemi alternatifine gelince... Seçim çevrelerinin tek milletvekili ile sınırlandırılması (dar bölge) oldukça radikal bir reform olur. Ancak AK Parti, Birleşik Krallık’ta olduğu gibi tek turlu çoğunluk sistemini mi yoksa Fransa’da olduğu gibi iki turlu sistemi mi öneriyor, belli değil. Dar bölge sisteminin bu iki farklı versiyonu partiler sistemi açısından, siyasal istikrar ve siyasal ittifaklar açısından çok farklı sonuçlar doğurur. Bu alternatifi tartışmadan önce AK Parti’nin tur sayısını açıklığa kavuşturması gerekiyor. Ancak şunu belirteyim: Sıfır barajlı, iki turlu dar bölge sistemini yüzde 5 barajlı daraltılmış bölge sistemine tercih ederim.




AKP
BDP
CHP
MHP
Oy oranları (%)
45
6
26
13
Mevcut sistem
308
35
147
60
Reforme sistem
337
32
141
40



24 Temmuz 2013 Çarşamba

Ak Parti, barajı indirmekten neden korkuyor?

Seçim barajının kalkması için yürüyor; yolu uzunu olabilir
Seçim barajının barış sürecinin başlıca anahtarından biri olduğunu uzun uzun açıklamaya sanırım gerek yok. Bir yandan PKK’yı silah bırakıp demokratik mücadeleye davet edeceksiniz, diğer yandan Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) TBMM’de temsilini yüzde 10 barajı ile engelleyeceksiniz. Olacak iş değil! Gerçi Haziran 2011 seçimlerinde BDP’nin bağımsız adaylar aracılığı ile 36 milletvekili kazandığı bir vakıa. Baraj olmasaydı zaten bu kadar milletvekili çıkaracaktı. Ancak bağımsız adaylar aracılığıyla parlamentoya girmek için zor ve riskli manevralar gerekiyor. Dahası, BDP parti olarak seçimlere katılmadığından devletin dağıttığı bol kepçe yardımlardan yararlanamıyor. Mevcut sistemin adil olmadığı aşikâr.

Eğer Ak Parti iktidarı barış sürecinde yol almak istiyorsa eninde sonunda seçim barajı sorununa el atmak zorunda. Bu zorunluluğun ilk sinyalleri geçen hafta basına yansıdı. Çeşitli medya organlarında Ak Parti’nin seçim sistemi reformu konusundaki düşüncelerine dair haberler çıktı. Resmi bir açıklama yok ama bu haberlerden Ak Parti’nin kafasında genel hatlarıyla şöyle bir plan olduğu anlaşılıyor: Barajı en fazla yüzde 7’ye indirmek, buna karşılık seçim çevrelerini en fazla 5 ya da 6 milletvekiline sahip olacak şekilde daraltmak.

BDP yüzde 7’yi geçer 

Bu, tuhaf bir plan. BDP’nin son seçimlerdeki bağımsız adayları yüzde 6 civarında oy aldılar. Anketler BDP’nin oy oranını halen yüzde 6,5 civarında tahmin ediyor. Ak Parti barajı yüzde 7’ye indirirse BDP, barajı büyük olasılıkla geçer. Ben de Tarhan Erdem gibi düşünüyorum. Ak Parti’nin Kürt seçmenlerinin bir bölümünü, hatta oy verecek parti bulamayan Türk seçmenlerin de bir bölümü bu koşullarda BDP’ye oy verir. Dolayısıyla barajı yüzde 7 gibi yine yüksek bir düzeyde tutmanın BDP’yi engellemeye yönelik olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir niyet varsa, tüm sonuçlarına katlanarak, Ak Parti’nin barajı yüzde 10’da bırakması gerekir.

Şubat ayında Betam’dan ‘Türkiye için seçim sistemi reformu’ adlı bir rapor yayımladım. Bu çalışmada mevcut seçim sistemini, barajı sıfırlayan ancak buna karşılık seçim çevrelerini en fazla 6 milletvekili ile sınırlayan alternatif sistemi simülasyon modelleri aracılığı ile karşılaştırıyorum. Tercihim olan bu ikinci alternatifte daha fazlası da var ama bu yazının esas meramını ilgilendirmediğinden konunun bu tarafını es geçiyorum. Simülasyon modelleri açıkça şu iki sonucu ortaya koyuyor: Bir, seçim çevreleri daraltıldığında Ak Parti’nin çoğunluk oy oranı yüzde 40 civarına yükseliyor. Son anketlerin en kötümseri dahi Ak Parti’nin oy oranını yüzde 40’ın bir hayli üzerinde tahmin ettiğini akılda tutalım. İki, halen referandum çoğunluğu olan 331 milletvekili için mevcut sistemde Ak Parti’ye en az yüzde 50 gerekirken önerdiğim alternatif sistemde bu oran yüzde 46 civarına düşüyor.

Kritik soru 

Mevcut sistem ile sıfır ya da çok düşük barajlı daraltılmış bölge sisteminin karşılaştırılmasının sonucu açık: Barajı yüzde 7’ye çekmek BDP’yi engellemez. Zaten Ak Parti’nin de böyle bir amaç güttüğünü sanmıyorum. Aksi takdirde barış sürecinde samimi olduğuna kimseyi inandıramaz. Öte yandan milletvekili sayısı açısından Ak Parti’nin barajı büyük ölçüde indirmekle, hatta sıfırlamakla kaybedeceği bir şey yok. Aksine yüzde 45 üzerindeki oy oranlarında avantajlı görünüyor. Yüzde 40’ın altında tek başına iktidar olmak ise ne Ak Parti’ye yarar ne de Türkiye’ye. Dolayısıyla kritik soru şu: Ak Parti barajı indirmekten neden korkuyor? Bu soruya bir yanıtımın olduğunu düşünüyorum. Ama yerim bitti. Yanıt gelecek çarşambaya kaldı.

23 Temmuz 2013 Salı

Why does AK Party fear lowering electoral threshold?

One of the critical keys to the success of the settlement process with the Kurdistan Workers' Party (PKK) is obviously an electoral system reform. The 10 percent threshold inherited from the military era following the Sept. 12, 1980 coup was put in place to prevent political instability caused by fragile and ineffectual coalition governments in the 1970s, but with time, it became the principal tool to prevent Kurdish parties from entering Parliament. The current pro-Kurdish party, the Peace and Democracy Party (BDP), has only ever won around 6 percent of the vote in a general election and recent polls do not give it more than 6.5 percent.


Ballot box is not just a box!
The 10 percent threshold admittedly continues to raise an insurmountable obstacle for the BDP to have representatives in Parliament. On the one side you ask the PKK to disarm and participate in the political process but on the other, you continue to place serious obstacles before this participation. The inconsistency is obvious. It is true that the BDP succeeded in having representative in Parliament in the last two elections, but this success was obtained by presenting independent candidates. However, do not forget that this method of bypassing the fateful threshold requires difficult maneuvers since the voters of the BDP belonging to the same constituency must be guided subtly to the different independent candidates running in this constituency. In the June 12, 2011 elections, the BDP's maneuvers were so successful that the most number of its representatives ever were elected. Do not also forget that the BDP is denied generous state funding since it does not participate directly in the elections. This denial is certainly not fair at all.
The high electoral threshold could have easily been changed since this requires a simple majority vote, but the ruling Justice and Development Party (AK Party) preferred not to touch it until now. Nevertheless, signs have appeared indicating that the AK Party is working on revising the current electoral law. According to the Hürriyet and Sabah newspapers, the AK Party government has the intention of lowering the threshold to 7 or 8 percent but also limiting the constituencies to five or six representatives at the same time. I had to propose an electoral system reform in this column (see my article “Electoral system reform,” on Sept. 27, 2012) and I later published a report on the same subject last September for Bahçeşehir University's Center for Economic and Social Research (BETAM) called “A new electoral system proposal for Turkey.”
Using simulation models, the report compares the distribution representatives among parties for the same vote distribution in the actual electoral system and in the reformed system that I proposed. This proposal is based on four principles: 1) Remove the 10 percent threshold; 2) As the absence of a threshold would increase the risks of fractionalization and political instability, narrow the constituencies so that the largest ones would have a maximum of six seats; 3) Increase the number of seats in Parliament from 550 to 600 and elect 550 of them in narrowed constituencies through the current D'Hondt method and elect 50 of them in a national constituency through the proportional method; and 4) As the new electoral system will be a mixed one, give two votes to each voter like in the German electoral system.
In this alternative electoral system the representation of the BDP is not only guaranteed but they can have 36 deputies in Parliament with 6 percent of the vote as is the case currently. This electoral reform will allow overcoming, on the one hand, one of the main obstacles jeopardizing the settlement process and preventing, on the other, an extreme fractionalization of the party system thanks to narrowed constituencies setting a de facto threshold in each constituency. Under the new system, unfair representation would be alleviated through the 50 seats elected at the national level through proportional voting so even a small party with 2 percent of the vote could get a seat.
The crucial point is that the AK Party suffers no risks regarding its number of deputies for the same vote share. On the contrary, the de facto vote share's threshold of getting a referendum majority (331 seats at least) is lowered for the AK Party from its level of 50 percent in the current system to 46 percent in the reformed system. Thus, the question is, why is the AK Party refusing to drop the 10 percent threshold or lower it dramatically? What is the reason behind its intention to still maintain the threshold at a high level? What is the AK Party afraid of? Eventually, I believe to have some answers but I have no room. I hope to come back to the issue on Saturday.

28 Eylül 2012 Cuma

Electoral system reform

The Justice and Development Party (AK Party) will hold a critical party congress this Sunday. An important part of its managerial team will be renewed as the result of the “no mandate more than three times” rule.


This is the first time such a rule will be applied in Turkey and probably in the world. I am not sure of the accuracy of this rule, but anyway, Mr. Recep Tayyip Erdoğan, the uncontested leader of the governing party, does not want to retreat from his promise. I hope that Mr. Erdoğan will stand firm on other promises as well, and I come to my purpose.
Will he stand firmn on his promise?
One of the most important promises of the AK Party was political system reform. I am not talking here about the new constitution that is anyway out of the capacity of the AK Party alone, but about changing electoral and political parties' laws. These laws, inherited from the military era following the Sept. 12, 1980 coup, could have been easily changed since this requires a simple majority vote, but the AK Party preferred not to touch them.
Now, the good news is that the AK Party Chairman is getting ready to release in the Sunday congress a comprehensive package of reforms, including political system reforms. My personal interest goes towards electoral system reform because I have tried to promote a new electoral system in this country for more than 10 years. I prepared three reports for the Turkish Industrialists and Businessmen's Association (TÜSİAD) and wrote many articles for academic journals as well as newspapers analyzing the problems created by the current electoral system and suggesting some alternatives to it to minimize these problems. So did many other political scientists, but the crude truth is that we did not succeed at all. However, this time it seems that there is a very good chance of having a new electoral law.
Indeed, the Zaman daily gave the first news that Mr. Erdoğan will announce electoral system reform, among others, during the AK Party congress. According to Ahmet Dönmez (Zaman, Sept. 14), the 10 percent threshold will be canceled, electoral constituencies will be narrowed, and 100 deputies will be elected at the national level through a proportional system. For the moment this is probably just a proposal still under debate, but I think that we have enough to hope for. Moreover, what delights me in this information is that the proposal in question is quite similar to the electoral reform that I proposed.
In April 2010 in Görüş, the monthly review of TÜSİAD, I published an article (“Electoral system is awaiting reform”) that summarized my point of view concerning an alternative electoral system. I should note that my latest proposal is not my first choice, but kind of second best -- albeit politically feasible. This proposal is based on four principles: 1) Cancel the 10 percent threshold completely; 2) As the absence of a threshold would increase the risk of fractionalization and increase the risk of political instability, narrow the constituencies so that the largest ones would have a maximum of five to six seats; 3) Increase the number of seats in Parliament from 550 to 600 and elect 500 of them in narrowed constituencies through the current D'Hondt method and elect 100 of them in a national constituency though the proportional method; 4) As the new electoral system will be a mixed one, give two votes to each voter like in the German electoral system.
Can a new electoral system based on these principles minimize the main defaults of the current one? I see three main faults that have already caused a lot of damage to our democracy: 1) Unfair representation; 2) Political instability arising either through a legitimacy crisis or through a grand fractionalization of the party system; 3) Limitation of political plurality among Kurds.
It is obvious that the current electoral system with its dramatically high threshold is far from a fair representation. But at the same time fair representation requires very large constituencies with proportional voting. Such a system would unavoidably open the way to extreme fractionalization that would increase the risk of political instability at an unacceptable level. Personally, I prefer to give greater weight to stability than to fair representation. For this reason, if the national threshold is canceled, it is a must to narrow the constituencies in order to avoid fractionalization. In the new system unfair representation would be alleviated through the 100 seats elected at the national level through proportional voting; so, even a small party with 1 percent of the votes could get a seat.
Having said that, do not forget that the current electoral system can give the majority of seats to the first party with a very low minority vote. So, the absence of a threshold -- augmented by the 100 seats -- would give fair representation to a Kurdish party and would prevent the system producing legitimacy problems as was the case following the elections of November 2002, in which the AK Party got the majority with only 34 percent of the votes. On the other hand, the absence of a threshold is crucial for a plurality for the Kurdish political movement. Imagine that the threshold is lowered to 3-4 percent. This would give an absolute monopoly to the Kurdistan Workers' Party (PKK) through its legal political party over the Kurdish opposition, since another Kurdish opposition party can never hope to reach even this low national threshold. So, if you want to encourage plurality among Kurdish voters, forget the national threshold.
I do not know if the AK Party has finally decided to change the electoral system, but if so, I hope that it will be done in the right way.