merkez bankası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
merkez bankası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2015 Pazartesi

Faiz savaşında ateşkes

Aylardır hüküm süren faiz savaşı geçen hafta perşembe günü yapılan üst düzey toplantı ile sona ermiş olabilir mi? Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın Cumhurbaşkanı’na 133 slaytlık sunumunun ardından Sayın Erdoğan’ın “İşi tatlıya bağladık.” açıklaması, savaşın bittiğini göstermese de en azından seçimlere kadar bir ateşkesin ilan edildiğine dair karine oluşturuyor.
Sunumda ilk 32 slayt adeta makroekonomiye özet giriş dersi gibi hazırlanmış. Basit ifadelerle ve grafiklerle faiz-kur-enflasyon ilişkileri gösteriliyor. Temel vurgu enflasyon beklentisinin altında bir politika faizinin yüksek cari açığa sahip bir ekonomide sermaye girişlerinde ortaya çıkacak arıza nedeniyle yerli paranın nasıl değer kaybedeceğine, bu kaybın da nasıl enflasyonu yükselteceğine yapılıyor. Ayrıca benzer ülkelerle karşılaştırmalı bir tablo aracılığıyla enflasyon beklentisi, piyasa faizi ve Merkez Bankası faizi seviyeleri itibarıyla hiç de aykırı bir durumda olmadığımız gösteriliyor. Başçı, bu ülkelerden Brezilya Merkez Bankası’nın geçen hafta dördüncü faiz artışını yaparak bizim faizin çok üzerine çıktığını da herhalde hatırlatmıştır.
Sunumda ayrıca piyasa faizini risk priminin, denge reel faizin ve enflasyon beklentilerinin belirlediği, iki ay önce piyasa faizi yüzde 7’nin altına düşülmüşken şimdi yüzde 8’in çok üzerinde olduğu gösteriliyor. Özel yatırımları da reel faiz seviyesi ile güven ve istikrarın etkilediği anlatılıyor. Reel faiz grafiği seviyenin yüzde 1-2 arasında olduğunu (daha aşağıya nasıl inebilir?) gösteriyor. Güven ve istikrarın bozulmakta olduğu söylenmese de herhalde anlaşılmış olmalıdır.
Kısacası, sunumda Cumhurbaşkanı’nın “Faiz neden, enflasyon sonuçtur, politika faizini esaslı bir şekilde indirin ki hem enflasyon düşsün hem yatırımlar artsın.” şeklinde özetlenebilecek görüşü çürütülüyor. Peki, Cumhurbaşkanı ikna oldu mu? Bilmiyorum. Geçen hafta toplantı öncesi yazımda hükümet kanadından Merkez Bankası’na gelen son destekler üzerine Cumhurbaşkanı’nın baskı yapmaktan vazgeçmesini muhtemel gördüğümü, Başçı’nın da toplantıda baskı son bulursa yükselen kurun aşağıya yöneleceğini, böylece yükselen enflasyon beklentilerinin düşmesiyle bir miktar daha faiz indirimi yapabileceklerini söyleyeceğini tahmin ettiğimi belirtmiştim. Cumhurbaşkanı’nın “İş tatlıya bağlandı.” sözü böyle bir anlaşmaya işaret ediyor ve iknadan çok ateşkesi ima ediyor. Merkez Bankası’na aşırı yüklenmenin ve adeta para politikasını dikte etmek istemenin meydana getirdiği döviz kuru artışı ve ekonomik belirsizlik Sayın Erdoğan’ı ekonomiyi büyük faiz indirimi ile canlandırma planı hakkında tereddüde düşürmüş olmalı.
Başçı’nın sunumuna katılan ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın ertesi günü bir konferansta yaptığı saptamalar ve Merkez Bankası’na verdiği açık destek ateşkesi doğruluyor. Babacan’ın “Sadece ve sadece Merkez Bankası’nın kur ile ilgili söylediklerine bakın, başka bir kurumun böyle bir kabiliyeti yok. Başka kurumlarımızda para politikasını analiz edecek kurum yok ki… Sadece Merkez Bankası’nın para politikası iletişimini yapması önemli. Bu yapılırsa risk azalır” sözlerinin altını çiziyorum.
Babacan ayrıca ekonomide üç öncelik olduğunu ilan ediyor. ‘En büyük öncelik’ enflasyon. Ardından cari açığın düşürülmesi, üçüncü olarak da yapısal reformlarla büyümeyi artırmak geliyor. Bu önceliklerin arasında radikal faiz indiriminin olmaması elbette şaşırtıcı değil. Şimdi Para Politikası Kurulu’nun yarınki toplantısını bekliyoruz. Eğer faizlere dokunmaz, Cumhurbaşkanı da rutinleşen tepkisini vermezse, ateşkes tahmini doğrulanmış olur.

(Zaman, Mart 2015)

2 Mart 2015 Pazartesi

Bu kavga artık son bulmalı

Perşembe günkü yazım “faiz savaşı bitmedi” başlığını taşıyordu. Yazıyı çarşamba günü Cumhurbaşkanı zehir zemberek çıkışını yapmadan önce yollamıştım.
Yazıda Başbakan’ın ve Ekonomi Bakanı’nın ölçülü eleştirilerine yer vermiş, ancak Cumhurbaşkanı’ndan sert bir tepki beklediğimi yazmıştım.. Yanılmadım. Saray’dan çok sert bir açıklama geldi. En çarpıcı bölümü mealen şuydu: Bize gelince bağımsızlık taslıyorsunuz ama aslında başka yerlere bağımlısınız. Sayın Erdoğan’ın nereyi ima ettiği herkes için açıktı. Bu yetmedi cuma günü de “Vatanı satmak yüksek faizle olur.” dedi. Açıkçası bu faiz kavgası beni bezdirdi. Özellikle “kavga” deyimini kullanıyorum çünkü olay ekonomik tartışma çerçevesini aşarak adeta polisiye nitelik kazandı. Ekonomistin yazacağı fazla bir şey kalmadı.  Belli ki Cumhurbaşkanı, Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın istifa etmesini istiyor. Ancak bu yolla sözünü dinletebileceği yeni bir başkan bulunabilir. Bu kadar ağır ithamlardan sonra Sayın Başçı’nın başkanlık koltuğunda oturmaya nasıl devam ettiğini hayretle ve merakla izliyorum.
Bu koşullarda Başçı’nın Merkez Bankası’nı serinkanlılıkla, akılla yönetmesi bence mümkün değil. Bundan sonra yapılacak Para Politikası Kurullarında faiz kararları ekonomik koşulların analizine dayanarak alınamaz. Karar alıcılar mutlaka “Acaba alacağımız tepkinin şiddetti ne olacak, bu işin sonu nereye varacak?” diye endişelenmek zorunda kalacaklardır. Sanırım Başçı da ayrılmak istiyor ama ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Babacan izin vermiyor. Başçı’yı istifadan vazgeçirmek için ne gibi argümanlar kullanıyor, doğrusu çok merak ediyorum. Orta vadeli bir planı var mı? Bilmiyorum.
Bu kavga artık son bulmalı çünkü ekonomi zarar görüyor. Merkez Bankası faizi indirdikçe, Cumhurbaşkanı da ona yüklendikçe piyasa faizi ve kur tırmanıyor. Özellikle piyasa faizinin yükselmesi tam bir çelişki. Ocak ayında 0,50 puanlık indirim öncesi iki yıllık tahvil faizi yüzde 7’nin altına inmişti. İndirimden ve şiddetli kavgadan sonra yüzde 8’i buldu. 25 baz puanlık son indirimle birlikte baskının doruğa tırmanmasıyla yüzde 9’a dayandı. Bu kavga sözde piyasa faizi düşsün, yatırımlar artsın diye yapılıyor. Bu ortamda Merkez Bankası piyasa kontrolünü yitirmiş durumda.
Faiz kavgasına son vermenin yolları belli. Ekonomi Bakanı Zeybekci, Merkez Bankası yasasını değiştirmekten söz ediyor. Yasaya fiyat istikrarı görevi yanı sıra büyüme, işsizlik gibi görevler de ekleyelim diyor. Şahsen bir şey değişeceğini sanmam ama bu meşru bir tartışma olur. AKP iktidarı bu türden bir değişikliği hemen yapabilir. Beğenmeyen banka yöneticileri istifa eder olur biter. Ya da Cumhurbaşkanı Başbakan ile anlaşır, o da Başçı’nın istifasını ister. Yasal olarak bir zorunluluk olmasa da herhalde Başçı bu durumda istifa eder. Yerine Başbakan Cumhurbaşkanı tarafından önerilen bir ismi atar, kavga son bulur.
Faiz kavgasına son verecek bu iki çözümün önemli bir koşulu var. Başta Ali Babacan olmak üzere Merkez Bankası yasasının değişmesine ya da Başçı’nın istifasına karşı çıkan hükümet mensuplarının ikna edilmeleri gerekiyor. Belki bir kısmı ikna olabilir ama özellikle Babacan’ın bu “çözümlere” ikna olacağını hiç sanmıyorum. Bu durumda onun da istifa etmesi gerekir. Bu gelişmelerin etkileri ne olur? Seçimlere giderken canlandırılmak istenen ekonomi nice olur? Cumhurbaşkanı’na göre çok iyi olacak. Ben aksini düşünüyorum ama en azından haklı mı, değil mi görmüş oluruz.

(Zaman, Mart 2015)

13 Şubat 2015 Cuma

Baskı tırmanıyor

Dün sabah iktidara çok yakın yüksek tirajlı bir gazetede “Baş spekülatör” manşetiyle bir haber-yorum çıktı. Başlığın altında Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın fotoğrafı bulunuyordu. “Baş spekülatörün” kim olduğu belliydi. Haber-yorumu hayretler içinde okudum. Okumayanlar için alıntılarla özetlemeye çalışayım.
Gazeteye göre Erdem Başçı, Ağustos 2013’ten bu yana “beklenti yönetmek yerine” “beklenti yaratarak” piyasayı altüst etmiş. “Çok konuşuyormuş ve hiçbir hedefi tutturamıyormuş.” Verilen ilk örnek Ağustos 2013’teki dolar tahmini. Başçı, dolar 2,03 iken “Dolar 1,92’ye inebilir” demişti. Oysa gazete “Dolar yılı 2,14’ten tamamladı” hatırlatmasını yapıyor. İkinci örnek 2014 Ocak ayındaki faiz şoku. Gazeteye göre Başçı “Türk Lirası’nın değerini korumak için faiz silahını kullanmayacağız” demiş, (doğrusu ben duymadım) ama muazzam bir faiz artışı yapmış. Bu artış yüzünden küçük şirketler 500 milyon TL zarar etmiş, tüketicilerin ve şiketlerin ödedikleri faiz miktarları artmış.
Daha önemlisi gazetenin bu artışın makroekonomik etkisi konusundaki iddiası. Şöyle yazıyor: “Başçı hemen 28 Ocak’ta (2014) olağanüstü toplantı yaparak faizi 5,5 puan artırdı. Türkiye’de yatırımları durdurup büyümeyi aşağı çeken, işsizliği çift haneye yükselten, reel sektörün finansman maliyetlerini artıran bu faiz operasyonunun bedeli hâlâ ödeniyor.” Yani düşük büyümenin faturası da Merkez Bankası başkanına çıkartılıyor. Ama bu artış yapılmasaydı kur nereye giderdi, ekonomi ne olurdu, bu konulara hiç girilmiyor.
Bu iddialara uzun uzun yanıt vermek istemiyorum. Bunlar bahane. Ama yine de esas amacı tartışmadan önce bir iki söz söyleyeyim. Başçı’nın “Dolar 1,92’ye düşerse şaşırmayın” çıkışı, TL’nin güven kaybı nedeniyle hızla değer kaybettiği bir dönemde yapıldı. Amaç sözlü olarak piyasaya müdahale etmekti. Doğrusu ben de tasvip etmedim. Ama bu çıkışın “spekülasyon” olduğunu iddia etmek, hele bunu Merkez Bankası başkanı için söylemek abes. Ocak 2014 faiz artışının da spekülasyonla ne ilgisi olabilir? Şahsen Para Politikası Kurulu’nun normal toplantısında faiz artırmasından yanaydım. Nedense bu yapılmadı. Kur hızla artmaya başlayınca da politika faizi 5,5 puan arttı. Ama Merkez Bankası’nın uyguladığı fiilî faiz zaten çok daha yüksekti. Sonuçta faiz 5,5 değil 2,5 puan arttı. Bu artışın düşük büyümeye neden olduğu ise tamamen mesnetsiz. Düşük büyüme 2012’de başladı. Esas nedeni ise iç taleple büyümenin sonuna gelinmesi ama öte yandan da yapısal reformların yapılmaması.
İmzasız haber-yorumda son döneme değinilmemesi ise ilginç. Ocak 2014’ten sonra Cumhurbaşkanı, Merkez Bankası üzerinde büyük bir baskı kurdu. Faizleri büyük ölçüde düşürsünler istiyor. Bu baskılar daha önce yazdığım gibi Merkez Bankası yönetimini hata yapmaya sürüklüyor. Son hafta TL’nin ciddi değer kaybetmesi bununla ilgili. Neyseki gazete bu konuda da Başçı’yı suçlamamış!

Bu yorumların amacı bana göre çok açık: Erdem Başçı istifaya zorlanıyor. İktidarda tek destekçisi Başbakan Yardımcısı Ali Babacan. Bu faiz tartışması ile ilgili sorulara çok açık yanıt vermiyor ama yine de Merkez Bankası’nın işini bildiğini söyleyerek rahat bırakılmasını ima ediyor. Babacan son olarak şöyle demiş: “Merkez bankaları yapısal reform yapamaz, bu hükümetlerin görevidir. MB’lerin elindeki enstrümanlar sürdürülebilir büyüme için yeterli değil.” Yapısal reform vurgusunun altı çizilmeli. Sizce bu reformların yapılmamasından acaba kim sorumlu?
(Zaman Şubat 2015)

31 Ocak 2015 Cumartesi

Merkez Bankası’ndan faiz yanıtı

Bu yılın ilk enflasyon raporu Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı tarafından pazartesi günü açıklandı.
Raporun ve Başçı’nın Cumhurbaşkanı’nın para-faiz politikasına yönelik şiddetli eleştirilerine dolaylı da olsa ne yanıt vereceğini merak ediyordum. Rapor dolaylı olarak yanıt veriyor. Başçı da soru-yanıt bölümünde doğrudan yanıt verdi. Rapor özet olarak, “Merak etmeyin enflasyonda esaslı bir düşüş olacak ve bu düşüşe paralel olarak faiz indirimi politikamız devam edecek, büyüme de geçen yıla kıyasla daha yüksek olacak.” diyor. Başçı ise “Ocak ayı yıllık enflasyon yeterince düşük olursa Para Politikası Kurulu’nu (PPK) 4 Şubat’ta toplar faizleri gözden geçiririz.” dedi.
Bu yanıtlar Cumhurbaşkanı’nı ve yakın çevresini tatmin eder mi bilemem. Bunu önümüzdeki günlerde öğreniriz. Büyük olasılıkla ‘negatif reel faiz lobisi’ biraz bekleyecek. Ocak ayı enflasyonu bayağı düşük gelir ve PPK acil olarak toplanıp politika faizini 50 baz puan daha düşürürse, Saray ile Merkez Bankası arasındaki faiz kavgası bir süre rafa kalkar. Enflasyon raporunu izleyerek Merkez Bankası’nın 2015’i nasıl öngördüğüne yakından bakalım. En önemli mesaj bu yıl yıl sonu enflasyon tahmininin ortalama yüzde 5,5 olacağı. Bu güne dek Merkez Bankası’nın yıl başında yaptığı enflasyon tahminlerini tutturduğu görülmedi. Ama bu kez tahminlerin, en az bu yıl için doğru çıkabileceği kanaatindeyim. Yıl başı yazımda yıl sonunda enflasyonun baz etkisi, petrol fiyatları ve normalleşen gıda fiyatları ile yüzde 6 civarına inmesini beklediğimi yazmıştım.
Rapor da aşağı yukarı bunları söylüyor. Ama dahası para politikasında sıkı duruşu bırakmayacağını bir kez daha vurguluyor. Piyasaya para verirken uyguladığı faiz son dönemde politika faizi olsa da gecelik faiz silahını elinde tuttuğunu sık sık hatırlatıyor. Gecelik faiz koridorunun tepesi yüzde 11,25’te duruyor. Başçı önümüzdeki aylarda politika faizini indirirken koridorda daha temkinli olacaklarını söylüyorlar. Yani gerekirse, özellikle dış gelişmelere bağlı olarak, fiilen uygulanan faizi yükseltebilirler.
Bu kez Merkez Bankası enflasyon konusunda daha sağlam duruyor gibi gözükse de bazı riskleri göz ardı etmemek gerekiyor. Baz etkisi sağlam bir argüman. En azından nisana kadar yıllık enflasyon düşmeye devam eder, çünkü geçen yıl çok yüksek olmuştu. Gıda fiyatlarında sorun çıkmaz. Bu yıl kuraklık beklenmiyor. Bizim enflasyonun baş sorumlusu döviz kurunun ise sakin olması bekleniyor. Merkez Bankası bu konuda kendine güveniyor. Bu tabii aynı zamanda siyasal baskıyla faizleri düşürmeyeceği anlamına da geliyor. Geriye petrol fiyatları kalıyor. Bu kalemden büyük bir katkı gelmeyebilir. Geçen yazımda anlatmaya çalıştığım gibi önümüzdeki aylarda petrol fiyatları 60-70 dolar seviyesine çıkabilir.
Geriye faiz kavgasının ana unsuru büyüme kalıyor. Rapor bu yıl büyümenin geçen yıla kıyasla daha yüksek olacağını söylüyor. Merkez Bankası Avrupa’da canlanma, sınırlarımızdaki savaşta da yatışma beklemediği için ihracattan umutlu değil. Ama özel tüketimde ve özel yatırımlarda bir canlanma bekliyor. Buna karşılık öngörülen sıkı bütçeye sadık kalınmasını bekliyor. Bu açıklamalardan Merkez Bankası’nın yüzde 4 civarı bir büyüme beklediğini çıkarabiliriz. Bu da Orta Vadeli Program’a uygun.

Bu noktada iki soru sorabiliriz. 1) Bu büyüme Cumhurbaşkanı’nı tatmin eder mi? 2) Büyüme yüzde 4’ü bulur mu? Birinci soruya yanıtım “hayır” olur. Ama bu büyüme hükümetin resmi programları ile uyumlu olur. İkinci soruya ise 2015 yazımda yanıt vermiştim. Şahsen yüzde 3 civarı bir büyüme bekliyorum. Ancak enflasyondan taviz verilerek iç talep fazlasıyla canlandırılırsa büyüme yükselebilir.

2 Ekim 2014 Perşembe

Para politikasının etkinliği zayıflıyor

Pazar günkü yazımda “Merkez Bankası direniyor ama yetmez” demiştim. “Direnme” faslı geçen hafta Para Politikası Kurulu’nun (PPK) siyasal baskıları kulak ardı ederek hiçbir faizini indirmemesine dairdi.
 “Yetmez” faslı ise Sayın Babacan’ın Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadelesine yeterince güçlü bir destek vermemesine gönderme yapıyordu. Aradan geçen üç gün içinde Türk Lirası değer kaybetmeye devam etti. Aynı zamanda Merkez Bankası sessiz sedasız fiili fonlama faizini artırmaya başladı. Bu gelişmeler, “Para politikasının etkinliği zayıflıyor mu?” sorusunu sormanın zamanının geldiğini düşündürüyor.
Para politikası bilindiği gibi Merkez Bankası’nın piyasaya verdiği paranın faizi (kısaca fonlama faizi) aracılığı ile icra edilir. Bu faiz arttığında piyasa ve kredi faizlerinin artması, indirdiğinde ise bu faizlerin azalması beklenir. Bu bağlamda faiz kanalına bir de döviz kuru kanalını eklemek gerekir. Merkez Bankası aşırı sıcak para giriş ve çıkışlarını faiz değişikliği yaparak kontrol altına almaya çalışır çünkü Türk Lirası’nın hızlı değer kaybı enflasyonu kamçılar, hızlı değer kazancı ise dış açığı artırır. Merkez Bankası’nın faizi ile piyasa faizleri ve kur arasındaki bağ koptuğu takdirde para politikası etkinliğini yitirmeye başlar.
Geçmişte bu bağın koptuğu dönemler oldu. Ardından Merkez Bankası sert faiz artışları yapmak zorunda kaldı. Son örnek 28 Ocak’ta olağanüstü PPK toplantısında yapılan sert faiz artışı. Bugün de bu kritik bağın kopmakta olduğuna dair işaretler var. PPK’nın son toplantısında faiz indirimine gitmemesinin Türk Lirası’nın son haftalarda yaşamakta olduğu hızlı değer kaybını durdurması, hatta bir miktar geri çevirmesi, artı piyasa gösterge tahvil faizini düşürmesi beklenirdi.
Oysa böyle olmadı. Toplantı öncesi dönemde 0,5 dolar + 0,5 Euro’luk sepet kur 2,50’nin biraz üzerindeydi ama yükselmeye başlamıştı. Toplantının arefesinde sepet kur 2,56’ya ulaşmıştı. Dün sabah sepet kur 2,59’a dayandı. Yüzde 9,5 civarında seyreden piyasa faizi ise yüzde 9,9’a yükseldi. Oysa, indirmeyerek doğrusunu yaptığını söylediğim politika faizi, ki şubattan bu yana fonlama faizidir, yüzde 8,25’te duruyor. Durumun kontrolden çıkmaya başlamasının miladı Merkez Bankası’nın temmuzda yaptığı üçüncü 50 baz puanlık faiz indirimidir. Geriye dönüp baktığımızda Merkez Bankası faizi-piyasa faizi bağının bu karardan sonra kopmaya başladığı açıkça görülüyor.
Reel kurun makul bir düzeyde olduğu bir dönemde (reel kur endeksi 2003’e kıyasla sadece yüzde 10 kadar daha yüksek) Türk Lirası’nın değer kaybediyor olması açıktır ki yüksek enflasyonla mücadele eden Merkez Bankası açısından arzu edilen bir durum değil. Şubat öncesinde yaşanan büyük değer kaybının enflasyon etkilerinin tükendiği ve bu sayede enflasyonda düşüş beklendiği bir dönemde Türk Lirası’nın yeni bir değer kaybı dönemine girmesi söz konusu. Yıl sonunda enflasyonun bir kez daha Merkez Bankası’nın yüzde 7,6 tahminin üzerinde gerçekleşeceği kesin. Bırakın yüzde 5’lik hedefi, tahminlerin bile tutmadığı bir ortamda kur ve enflasyon beklentilerindeki artış eğilimi nasıl geri çevrilecek meçhul.

Merkez Bankası yönetiminin durumun vahametinin farkında olduğuna kuşkum yok. Ancak gereken tepkiyi veremiyor. Hadi diyelim ki yaz boz tahtası olmasın diye faiz artışı yapamadı. Ama en azından yapacağına dair geçen hafta güçlü bir mesaj verebilirdi. Bunun yerine sessiz sedasız daha yüksek olan günlük faizini kullanmaya başlayarak fonlama faizini yukarı çekmeye başladı. Salı akşamı itibarıyla piyasaya verdiği paranın ortalama maliyeti yüzde 8,72’ye yükselmişti. Çaktırmadan faiz yükseltmekle kaybedilen güven geri kazanılamaz.
Not: Bu yazı 2 Ekim 2014 tarihli Zaman gazetesinde yayınlanmıştır

29 Eylül 2014 Pazartesi

Merkez Bankası direniyor ama yetmez

Para Politikası Kurulu (PPK), perşembe günü yaptığı aylık toplantısında hiçbir faiz oranını değiştirmedi.
Oysa, finans piyasasında PPK’nın yüzde 11,25 olan gecelik borç verme faizinde en azından 25 baz puanlık  indirime gideceğine dair beklentiler bir hayli yaygındı. Gerçi Merkez Bankası bankalara parayı esas olarak yüzde 8,25 olan politika faizinden (bir haftalık repo faizi) verdiğinden bu nispeten göstermelik bir indirim olacaktı ama yine de faiz indiriminde ısrar eden etkili siyasilere göz kırpılmış olacaktı.
Merkez Bankası yönetimi taviz vermeyerek doğrusunu yaptı. Tüm göstergeler para politikasında sınırlı bir gevşemeye dahi yer olmadığına işaret ediyorlar. Hatırlatmakta yarar var: Çekirdek enflasyon yüzde 9’un üzerinde direnç gösteriyor. Enflasyon beklentileri Merkez Bankası’nın yüzde 7,6 olan yıl sonu tahminini fazlasıyla aştı. Gösterge piyasa faizi (iki yıllık tahvilin faizi) yüzde 9’un üzerinde seyrederken Merkez Bankası’nın politika faizi yüzde 8,25’te duruyor. Türkiye risk primi (5 yıllık CDS primi) artmaya devam ederek 195 baz puana yükseldi. Sepet kur (0,5 dolar + 0,5 Avro) 2,57’ye çıktı.
Bu koşullarda PPK’nın para politikasında harhangi bir gevşeme sinyali vermesinin ters tepeceği aşikârdı; Türk Lirası’nda değer kaybı hizalanacak, enflayon beklentileri rayından çıkacaktı. Ama buna rağmen pek çok analist PPK’nın bir “jest” yapabileceğinden söz ediyordu. Bu vahim bir durum çünkü Merkez Bankası’nın para politikasını bağımısız bir şekilde yürüteceğine ve enflasyonu yüzde 5’e indireceğine dair piyasa inancının ne kadar zayıfladığını gösteriyor.
Bu zafiyete işaret eden tipik bir örneği paylaşmak isterim. PPK toplantısından hemen önce UniCredit Research’ten Carlos Diaz, yayınladığı yorumda, temel göstergeler itibarıyla PPK’nın neden faiz indirimine gitmeyeceğini ya da gitmemesi gerektiğini anlattıktan sonra şöyle diyordu: “Genel seçimler yaklaşırken, Merkez Bankası’nın faizleri indirmesine yönelik hükümet yetkililerinin baskıları yoğunlaşacaktır; yavaşlayan ekonominin seçim maliyeti taşınamayacak kadar yüksek olabilir.”
Benzer bir görüşü bu köşede sık sık dile getiriyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şubat ayından itibaren Merkez Bankası üzerinde alenen siyasal  baskı kurmasının, üstelik bu baskıyı temel ekonomi ilkeleri ile bağdaşmayan argümanlara dayandırmasının maliyeti yavaş yavaş ortaya çıkıyor. PPK’nın mayıs ve haziran aylarında politika faizinde yaptığı toplam 125 baz puanlık indirimi destekledim. Bu indirimlerin mantığı vardı. Ancak temmuz ayında 50 baz puanlık üçüncü bir indirim için marj yoktu. Böyle bir indirimi piyasalar bekliyordu çünkü cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası Merkez Bankası üzerindeki baskıyı ağırlaştırmıştı. Yanlış olacağını söyledim. Ama tutarsız gerekçelerle indirim yapıldı. Ogün bugündür döviz kuru yükselişte, yüzde 8’in biraz üzerinde olan piyasa faizi de yüzde 9’un üzerine çıktı. Bu yetmedi ağustosta gecelik borç verme faizi 75 baz puan indirildi. Gerçi bu indirimin para politikasının sıkılığı üzerinde fazla etkisi yoktu ama yine de banka kredi miktarının son iki aydır artmakta olduğunu, halen yılık artışın yüzde 20’yi geçtiğini, oysa Merkez Bankası’nın hedefinin bu artışı yüzde 15’te tutmak olduğunu hatırlatmak isterim.

Kanaatim odur ki, “faizleri yükselttiğin gibi indir” ültimatomları Merkez Bankası’nın kimyasını bozdu, ekonomik havayı da bulandırdı. Eğer Davutoğlu başbakan olurken tercihini Babacan’dan yana yapmasaydı emin olun ortalık iyice karışacaktı. Ancak Babacan çıpası yapılan tahribatı gidermeye yetmez. Merkez Bankası ve hükümet, enflasyon, kur ve büyüme konusunda nasıl bir görüşe sahip olduğunu açık biçimde ortaya koymalı ve gereğini yapmalı.
Not: Bu yazı 26 Eylül 2014 tarihli Zaman'da yayınlanmıştır