enflasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
enflasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2015 Pazartesi

Enflasyon tedirginliği

Çoktandır enflasyona değinmiyordum. Ne hedefe doğru başarılı bir gidiş var ne de alıp başını gitme durumu.
Yakın geçmişte yaşadığımız faiz kavgası, özellikle de “faizleri düşürün enflasyon da düşer” iddiası enflasyona dikkatleri çekmek için vesile oldu. Buna bir de, ister gıda fiyatlarından ister artan kurun etkisinden kaynaklansın, Merkez Bankası’nın bu yılki tahminin de tutmayacağı beklentisi eklenince, enflasyonu  sorgulamak revaçta olmaya başladı.
Geçen cuma günü TÜSİAD’ın organize ettiği bir toplantıda enflasyon tartışılınca konuyu köşeye taşımanın zamanı geldi diye düşündüm. Yeni başkan Cansen Başaran Symes açış konuşmasında iş dünyasının bir türlü düşmeyen enflasyon konusunda giderek artan tedirginliğini gayet güzel aktardı. TÜSİAD başkanı şöyle bir teşhis yaptı: “Sürekli olarak hedeften şaşan enflasyon, ileriye dönük beklentilerde bir dizi bozulmalara yol açmış durumda. Enflasyon üzerinde belirsizlik, yüksek enflasyon dönemlerinde olduğu gibi geriye bakarak fiyatlama yapma alışkanlığına dönülmesi riskini beraberinde getiriyor. Geçmişteki örnekler hala hafızalarımızda, bu da bizi oldukça tedirgin ediyor.”
Türkiye, benzeri ülkelerden giderek ayrışıyor. Büyüme bu ülkelerde de düşüyor ama en azından enflasyonları düşük. Bizde hem büyüme düşük hem enflasyon yüksek. Gelişen ekonomiler ortalamasına kıyasla bizim enflasyon 3 puan kadar yüksek. Brezilya da bize benziyor. Büyüme yerlerde sürünürken enflasyon artıyor. Ama orada hiç olmazsa faizleri indirirsek enflasyon da düşer iddiası yok. Brezilya Merkez Bankası faizleri artırıp duruyor.
Türkiye’de enflasyonda katılaşma var. Dolayısıyla hedefe yaklaştırmak, ki yüzde 5 nispeten yüksek bir hedef, yapısal nedenlere eğilmeyi gerektiriyor. Bu konuda Murat Üçer toplantıda tartışmaya oldukça açık ama berrak bir sunum yaptı. Özetlemek istiyorum. Üçer para politikasının tek başına bu katılğın altından kalkamayacağını belirttikten sonra 4 adet yapısal nitelikli politikaya dikkat çekti.
Üçer’e göre maliye politikası yeterince sıkı değil. 2001 krizinden sonra iki haneli yüksek enflasyonun hızla düştüğü büyümenin de yüzde 7 civarında olduğu 2003-2007 döneminde faiz dışı bütçe fazlası ortalama GSYH’nın yüzde 4,5’i civarındaydı. Enflasyon tek haneye indiği ama hedefin üzerinde bir seyir izlediği, büyümenin de yüzde 5,5 civarında olduğu 2010-2014 döneminde faiz dışı fazla yüzde 1 civarına düştü. İkincisi, kredi hacminde artış düşürülmüş olsa da bu yeterli değil. Üçer Merkez Bankası’nın çıktı dengesi hesabını fazla iyimser buluyor. Toplam talep potansiyel üretimin altında ise açık var diyoruz. Merkez Bankası da sürekli açık olduğu kanaatinde. Bu doğru olmayabilir. Özellikle Türkiye’nin düşük enflasyonlu büyüme potansiyelinin yüzde 5’ten daha düşük olma ihtimali var. Üçüncüsü,  maliyetler: Ücretler son yıllarda verimlilikten koptu. Verimlilik artmazken birim ücretler artıyor. Zaman zaman düzeltme kur artışı ile geliyor ama bu kez de enflasyon artıyor. Türkiye’nin bu sarmaldan çıkması gerekiyor. Dördüncüsü, Üçer Dünya Bankası’nın son raporunu referans vererek son dönemde kurumsal reformların aksadığını öne sürüyor.
Murat Üçer’in bu son görüşüne tamamen katılıyorum. Ücret, verimlilik ve kredi hacminin seyri uyarılarına da az çok katılıyorum. Faiz dışı fazlanın artırılması konusunda ise ciddi tereddütlerim var. Faiz dışı fazla düşük olsa da son tahlilde kamu borcu–GSYH oranını az da olsa düşürmeye devam ediyor. Bu oran neredeyse yüzde 30’a geriledi. Daha da aşağıya indirmenin bir faydası olur mu emin değilim.
Enflasyon konusunda tartışılacak çok şey olduğu kesin. Büyümeyi artırarak enflasyonu nasıl yüzde 5 civarına indireceğimizin yolunu henüz bulabilmiş değiliz.  

DÜZELTME: Önceki yazımda bir senaryoda yanlışlık yapmışım. HDP’nin barajı geçemediği (Tablo 2) durumda AKP’nin referandum çoğunluğunu elde edebilmesi için yüzde 43 değil yüzde 45 oy gerekiyor. Düzeltir, özür dilerim. Doğru rakamlar cumartesi günkü Today’s Zaman’da mevcut.
(Zaman, Nisan 2015)

5 Mart 2015 Perşembe

Yoksulun enflasyonu

Salı günü açıklanan şubat enflasyon rakamları bir kez daha yüksek enflasyon diye bir sorunumuz olduğunu hatırlattı.
Aylık tüketici enflasyon artışı (0,7) geçen yılki artışa (0,4) kıyasla daha yüksek gelince, yıllık enflasyon yüzde 7,2’den 7,6’ya yükseldi. Mart ayında Para Politikası Kurulu’nun faizi ne yapacağı şimdiden merak konusu. Normalde faizlere dokunmaması lazım ama üzerindeki muazzam baskı elini kolunu bağlamış durumda. Bu konuda yeterince yazdım. Şubat enflasyonunun ilginç yönü gıda fiyatlarının yüksek çıkması. Oysa Merkez Bankası, bu kalemde normalleşme beklediğini açıklamıştı. Buna bir de nominal kurdaki malum nedenle artış eklenince Merkez Bankası’nın işi iyice zorlaştı.
Son yazımda “faiz kavgası artık son bulmalı” demiştim ama pek öyle durmuyor. Bir yandan Merkez Bankası başkanı istifa etmesin diye gayret sarf ediliyor, öbür yandan ‘kendine çekidüzen versin’ isteniyor. Bu konuda yeterince dil döktüm. Bugün enflasyonun farklı bir yönüne değinmek istiyorum. Pazartesi günü Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (Betam) benim de imzamı taşıyan “Yoksul ile zengin arasındaki enflasyon farkı rekor seviyede” başlıklı bir araştırma yayınladı. Araştırma 2003’ten bu yana düşük gelirli grup ile yüksek gelirli grubun özgün enflasyonlarını inceliyor.
2003 yılı fiyat seviyesi 100 kabul edilirse, TÜİK’in takip ettiği tüketici fiyat endeksi 250’ye, yani fiyat seviyesi 3,5 katına çıkmış durumda. Ancak bu enflasyon ortalama hanehalkının tüketim sepetinin enflasyonu. Oysa, tüketim sepetinin bileşimi gelire göre büyük değişiklikler gösteriyor. Örneğin en düşük yüzde 20 gelir grubunun ortalama tüketim sepetinde gıda harcamalarının payı yüzde 37. Buna karşılık en yüksek yüzde 20 gelirin ortalama sepetinde bu pay yüzde 14. TÜİK’in takip ettiği enflasyon sepetinde ise gıda payı yüzde 25. Keza diğer kalemlerde de büyük farklar var. Ulaştırma kalemi zengin sepetinde, konut harcamaları ise yoksulunkinde büyük paya sahip.
Tüketim sepetinde farklı ağırlıklar nedeniyle yoksul ile zenginin enflasyonu farklılaşıyor. Gıda fiyatları ortalama enflasyondan daha hızlı artarsa, ki son yıllarda durum bu, yoksulun enflasyonu daha yüksek oluyor. Enerji fiyatı artışı ise ulaştırma üzerinden zengin enflasyonunu, konut üzerinden de yoksul enflasyonunu etkiliyor. Sonuç olarak son 11 yılda yoksulun tüketici enflasyon endeksi 265’e yükselirken, zenginin endeksi 247’de kalmış durumda. Arada 18 puanlık bir fark var. Bu fark, son bir yılda 5 puan artmış durumda.
Gıda fiyatlarında artışın yüksek seyretmeye devam etmesi endişe verici. Enerji fiyatları zengin ile yoksulu farklı kanallardan aşağı yukarı aynı ölçüde etkiliyor ama gıda fiyatları yoksulu vuruyor. Gıda fiyatları böyle artmaya devam ederse yoksulun enflasyonu da resmi enflasyondan daha hızlı artmaya devam edecek. Hükümet, başta asgari ücret olmak üzere memur ve emekli maaşları gibi bazı önemli gelirleri enflasyona göre belirliyor. Oysa bu tür gelirlerle geçinenlerin çoğu düşük gelirli. Dolayısıyla enflasyonları daha yüksek.

Toparlarsak, Betam’ın hesapları 2003’ten sonra iki yıl kadar yoksulun enflasyonunun çok az da olsa resmi enflasyonun (ortalama enflasyon) biraz altında seyrettiğini gösteriyor. Ancak 2007’den itibaren yoksulun enflasyonu ortalamadan daha hızlı artıyor. 2007’den bugüne yoksulun tüketim sepetinin değeri ortalama sepete kıyasla yaklaşık yüzde 8 oranında artmış durumda. Dolayısıyla düşük gelirlilerin ücretleri ve maaşları en azından bu orandan daha yüksek olmalıydı.
(Zaman, Mart 2015)

9 Ocak 2015 Cuma

Düşen enflasyonun düşündürdükleri

Aralık enflasyonu tam bir sürpriz yaptı. Tüketici Fiyat Endeksi 0,44 puan düştü. Yıllık enflasyon da yüzde 9,2’den 8,2’ye geriledi.
Yıllık fiyat artışları nisandan bu yana yüzde 9’un üzerinde seyrediyordu.  Bu düşüş kısmen giyim fiyatlarındaki yüzde 3,7, kısmen de ulaştırma fiyatlarında yüzde 2 gerilemeden kaynaklandı. Giyim fiyatlarındaki gerileme mevsimsellikten, ulaştırma da petrol fiyatlarındaki düşüşten kaynaklanıyor.  Ama bence önemli gelişme gıda fiyatlarının aralık ayında hiç artış göstermemesi. Kasımda yıllık gıda fiyat artışı yüzde 14’ü bulmuştu ve enflasyonu esasen bu kalem sürüklüyordu.
Enflasyonda beklenmedik şekilde bir puanlık düşüş önemli ama esas önemli olan bu düşüşün beklenenden önce gelmesi. Bu yılın ilk aylarında baz etkisi nedeniyle yıllık enflasyonda gerileme bekleniyordu. Geçen yıl ocak-nisan döneminde tüketici fiyatlarında toplam yüzde 5 artış gerçekleşmişti. Büyük ölçüde Türk Lirası’nın değer kaybından kaynaklanan bu artışın bu yıl tekrarlanması beklenmediğinden yıllık enflasyon oranında düşüş olacağı genel kabul görüyordu.
Şimdi bu baz etkisi aralık ayında gerçekleşen bir puanlık düşüşe eklenecek. Tahminim ilk dört ayda toplam enflasyonun yüzde 3 civarında kalacağı. Bu 2 puanlık düşüş demektir. Nisan sonunda yıllık enflasyon oranı yüzde 6’nın biraz üzerine kadar gerileyebilir. Hatta yüzde 6’nın da altına gelebilir; eğer ilik dört ayın enflasyonu yüzde 3’ten biraz daha düşük olursa. Oysa genel beklenti yüzde 7 civarındaydı. Tahvil piyasasında pazartesi günü gösterge faizin önemli düşüş sergilemesi beklentilerin de gerilediğini gösteriyor.
Bu noktada benim aklıma iki soru takılıyor: 1) Merkez Bankası böyle bir gelişmeye nasıl tepki gösterir? 2) Enflasyon yüzde 6 civarında kalır mı? Merkez Bankası düşen enflasyona paralel olarak politika faizini aşağıya çeker mi? Yönetimin üzerindeki siyasal baskı böyle bir gelişme ile birlikte hiç kuşkusuz yeniden gündeme gelecektir. Zaten bu baskının tamamen ortadan kaybolduğu da söylenemez. Düşen enflasyon ve düşen piyasa faizleri Cumhurbaşkanı’na ve çevresine yüzde 8,25’lik politika faizinin esaslı ölçüde düşürülmesi baskısı yapmak için yeni bir fırsat yaratacaktır. Dahası yaklaşan seçimler de ısrarı artıracaktır.
Düşen enflasyonla birlikte Merkez Bankası yönetimi de faiz indirimini dikkate alabilir. Bir indirime gitse bile bunun çok sınırlı kalacağını (25-50 puan) tahmin ediyorum. Çünkü sonrasını düşünmek zorundalar. Bizim enflasyon ciddi yapısal katılık özelliği taşır hale geldi. Bu nedenle beklentiler bugüne kadar hep Merkez Bankası tahminlerinden daha yüksek oldu. Sonuçta Merkez Bankası inandırıcılığını önemli ölçüde kaybetti. Bu kayıp, yüzde 5 hedefi bir yana, üç ayda bir yayınladığı enflasyon raporlarında yapılan tahminlere kıyasla enflasyonunun sürekli daha yüksek gerçekleşmesinin bir sonucu.
Dolayısıyla nisandan sonra enflasyonun yeniden yükselmeye başlaması kuvvetle muhtemel. Üstelik yerlerde sürünen petrol fiyatlarının bir süre sonra artmaya başlaması da kuvvetle muhtemel. Ayrıca federal rezervin bu yılın ikinci yarısında yavaş yavaş faiz artışlarına başlaması da kuvvetle muhtemel. Bu koşullarda Merkez Bankası’nın politika faizini artırması gerekecektir. Düşürdüğü faizi birkaç ay sonra arttırmak kolay olur mu? Açıkçası bilmiyorum. Bu soruyu Sayın Başçı’nın yanıtlaması gerekiyor.
Aralık enflasyonu tam bir sürpriz yaptı. Tüketici Fiyat Endeksi 0,44 puan düştü. Yıllık enflasyon da yüzde 9,2’den 8,2’ye geriledi.
Yıllık fiyat artışları nisandan bu yana yüzde 9’un üzerinde seyrediyordu.  Bu düşüş kısmen giyim fiyatlarındaki yüzde 3,7, kısmen de ulaştırma fiyatlarında yüzde 2 gerilemeden kaynaklandı. Giyim fiyatlarındaki gerileme mevsimsellikten, ulaştırma da petrol fiyatlarındaki düşüşten kaynaklanıyor.  Ama bence önemli gelişme gıda fiyatlarının aralık ayında hiç artış göstermemesi. Kasımda yıllık gıda fiyat artışı yüzde 14’ü bulmuştu ve enflasyonu esasen bu kalem sürüklüyordu.
Enflasyonda beklenmedik şekilde bir puanlık düşüş önemli ama esas önemli olan bu düşüşün beklenenden önce gelmesi. Bu yılın ilk aylarında baz etkisi nedeniyle yıllık enflasyonda gerileme bekleniyordu. Geçen yıl ocak-nisan döneminde tüketici fiyatlarında toplam yüzde 5 artış gerçekleşmişti. Büyük ölçüde Türk Lirası’nın değer kaybından kaynaklanan bu artışın bu yıl tekrarlanması beklenmediğinden yıllık enflasyon oranında düşüş olacağı genel kabul görüyordu.
Şimdi bu baz etkisi aralık ayında gerçekleşen bir puanlık düşüşe eklenecek. Tahminim ilk dört ayda toplam enflasyonun yüzde 3 civarında kalacağı. Bu 2 puanlık düşüş demektir. Nisan sonunda yıllık enflasyon oranı yüzde 6’nın biraz üzerine kadar gerileyebilir. Hatta yüzde 6’nın da altına gelebilir; eğer ilik dört ayın enflasyonu yüzde 3’ten biraz daha düşük olursa. Oysa genel beklenti yüzde 7 civarındaydı. Tahvil piyasasında pazartesi günü gösterge faizin önemli düşüş sergilemesi beklentilerin de gerilediğini gösteriyor.
Bu noktada benim aklıma iki soru takılıyor: 1) Merkez Bankası böyle bir gelişmeye nasıl tepki gösterir? 2) Enflasyon yüzde 6 civarında kalır mı? Merkez Bankası düşen enflasyona paralel olarak politika faizini aşağıya çeker mi? Yönetimin üzerindeki siyasal baskı böyle bir gelişme ile birlikte hiç kuşkusuz yeniden gündeme gelecektir. Zaten bu baskının tamamen ortadan kaybolduğu da söylenemez. Düşen enflasyon ve düşen piyasa faizleri Cumhurbaşkanı’na ve çevresine yüzde 8,25’lik politika faizinin esaslı ölçüde düşürülmesi baskısı yapmak için yeni bir fırsat yaratacaktır. Dahası yaklaşan seçimler de ısrarı artıracaktır.
Düşen enflasyonla birlikte Merkez Bankası yönetimi de faiz indirimini dikkate alabilir. Bir indirime gitse bile bunun çok sınırlı kalacağını (25-50 puan) tahmin ediyorum. Çünkü sonrasını düşünmek zorundalar. Bizim enflasyon ciddi yapısal katılık özelliği taşır hale geldi. Bu nedenle beklentiler bugüne kadar hep Merkez Bankası tahminlerinden daha yüksek oldu. Sonuçta Merkez Bankası inandırıcılığını önemli ölçüde kaybetti. Bu kayıp, yüzde 5 hedefi bir yana, üç ayda bir yayınladığı enflasyon raporlarında yapılan tahminlere kıyasla enflasyonunun sürekli daha yüksek gerçekleşmesinin bir sonucu.

Dolayısıyla nisandan sonra enflasyonun yeniden yükselmeye başlaması kuvvetle muhtemel. Üstelik yerlerde sürünen petrol fiyatlarının bir süre sonra artmaya başlaması da kuvvetle muhtemel. Ayrıca federal rezervin bu yılın ikinci yarısında yavaş yavaş faiz artışlarına başlaması da kuvvetle muhtemel. Bu koşullarda Merkez Bankası’nın politika faizini artırması gerekecektir. Düşürdüğü faizi birkaç ay sonra arttırmak kolay olur mu? Açıkçası bilmiyorum. Bu soruyu Sayın Başçı’nın yanıtlaması gerekiyor.

13 Ekim 2014 Pazartesi

Orta Vadeli Program bu kez başarır mı?

Merakla beklediğim Orta Vadeli Program (2015-2017) çarşamba günü Başbakan Yardımcısı Ali Babacan tarafından açıklandı.
Program incelendiğinde gerek öncelikler gerek politika tutarlılığı açısından güven veren ve aşikâr bir şekilde Babacan damgası taşıyan bir program söz konusu. Temel sorun şu: 2012-2014 döneminde gerçekleştirilemeyen hedefler, bu kez gerçekleştirilebilir mi? Bu soruya yanıtım gayet yalın: Evet gerçekleştirilebilir; eğer programın öngördüğü maliye politikası ve yapısal reformlar gerçekleştirilirse.
Program uçuk değil. Bu yıl GSYH artışı yüzde 3,3’te kalıyor. Gelecek yıl yüzde 4’e yükseliyor, ardından yüzde 5 patikasına oturuyor. Önceki programlarda olduğu gibi. Verimlilik artışlarının büyümeye katkısı artırılabilirse ki program bunu öngörüyor, yüzde 5 civarında büyüme mümkün. OVP enflasyonun yılı yüzde 9,4’te bitireceğini tahmin ediyor. Buna rağmen gelecek yıl yüzde 6,3’e düşürmeyi, son iki yılda da yüzde 5 olan hedefle buluşturmayı öngörüyor. Bu hedefler fazlasıyla iyimser görülebilir. Ancak öngörüldüğü gibi bütçe açıkları sıfırlanmaya yönelecek, reel kur da mevcut düzeyinde seyredecekse, enflasyon yüzde 5’e yaklaşır.
İşsizlik hedefi mütevazı sayılır. Bu yılın ortalama işsizlik oranı tahmini yüzde 9,6. Haziran döneminde yüzde 9,9 olmuştu. Yıl sonuna kadar artmaya devam eder. Gelecek yıldan itibaren azalmaya başlaması ve 2017’de yüzde 9,1’e gerilemesi öngörülüyor. Büyüme hedefleri gerçekleşir ve örtük olarak 0,7 civarında kabul edilen büyüme-istihdam esnekliği dikkate alınırsa işsizlik oranı 0,5 puan düşebilir. 2017’de işsizlik oranının yüzde 9,5 civarında olması kuvvetle muhtemel. Büyük başarı sayılmaz ama gerçekçi.
Son kritik hedef cari açık. Açığın gelecek 46 milyar dolarda kalması, 2017’de ise 51 milyar dolara çıkması hedefleniyor. Cari açık oranı da yüzde 5,2’ye kadar geriliyor. Bu hedeflerin ardında dengeli büyüme var: İhracat ithalattan biraz daha hızlı artıyor. OVP’nin en zayıf noktası burası olabilir. Yıllık olarak yüzde 8 civarında artması hedeflenen ihracatın bu performansı yakalaması için Avrupa ekonomisinin az da olsa canlanması, Ortadoğu’daki kaosun da son bulması gerekir. Her ikisinin de garantisi yok. Bir de tabii öngörülen maliye politikasından ve kontrol altında tutulan özel tüketimden taviz verilmemesi gerekiyor.
Tüm bu oldukça iddialı hedeflerin gerçekleştirilebilmesi iki kritik öngörüye bağlı: Son derece sıkı maliye politikasının izlenmesi ve kapsamlı reformların yapılması. OVP’nin kamu kesimi rakamlarını biraz kurcalayınca şaşırtıcı ölçüde sıkı bir maliye politikası ile karşılaşıyoruz. Bu yıl bütçe açığının GSYH oranının (açık oranı) yüzde 1,4’te kalması bekleniyor. Geçen yıl yüzde 1,2 idi. Biraz artış var ama sorun değil. Ancak gelecek yıl kamu sert bir şekilde frene basıyor. Açık oranı yüzde 1,1’e geriliyor. Ardından bütçe açığı azalmaya devam ediyor ve 2017’de yüzde 0,3’e düşüyor. Üç yıl içinde neredeyse denk bütçe hedefleniyor. Düşen bütçe açıkları öngörülen büyüme hedefleri ile birlikte ele alındığında kamu borcunun GSYH’ya oranı da yüzde 33’ten yüzde 28’e geriliyor.
Maliye politikasının sıkılığını daha iyi görebilmek için kamu harcama ve gelirlerinde öngörülen reel değişimleri hesaplayarak tablolaştırdım. Gelecek yıl nominal faiz dışı harcama artışı yüzde 5,5 ile sınırlı. Yüzde 6,3’lük enflasyon hedeflendiğine göre devlet kamu hizmetleri ve yatırımlar için reel olarak yüzde 1,1 daha az harcama yapacak demektir. Dahası kamunun toplam gelir artışı da yüzde 6,6 olarak öngörülüyor. Yüzde 0,3 reel artış söz konusu. 2016 ve 2017’de gelir artışı hızlanıyor: Yüzde 3,6 ve 3,8. Keza harcamalar da artıyor ama gelir artışının altında kaldıklarından bütçe açığı azalmaya devam ediyor.
Bu fazlasıyla sıkı maliye politikasına neden ihtiyaç duyuluyor sorusu akla geliyor. Sanırım iddialı enflasyon ve cari açık hedeflerini tutturmak için çok sağlam bir maliye çıpasına ihtiyaç var. Çünkü Merkez Bankası’na güven son dönemde bir hayli yıprandı. İkinci soru hedefler gerçekçi mi? Gelecek yılın gelir artışı yüzde 4 büyüme varsayımı altında gerçekçi. Sonraki yıllarda öngörülen yüksek artışlar için esaslı vergi reformu lazım. Babacan, yapacağız diyor.
Ancak maliye politikasında kafamı kurcalayan esas soru, gelecek yılda öngörülen sert harcama freni. Başkanlık rejimi ihtirasının geleceğinin oylanacağı genel seçim yılında iktidar partisi maliye politikasında toplam 1,4 yüzde puanlık bir sıkılaştırma öngörüyor. Yapabilirlerse doğrusu şapka çıkartırım.
İddialı hedeflerin gerçekleşebilmesi için sıkı maliye politikasının yetmeyeceği bilindiğinden ek olarak çok geniş kapsamlı yapısal reformlar vaat ediliyor. Beşeri sermayenin kalitesi yükseltilecek. Yani eğitimin her kademesinde esaslı reformlar yapılacak. Bugün düğmeye basılsa sonuçlar on yıl sonra gelmeye başlar. İşgücü piyasası etkinleştirilecek. Yani esnekleştirilecek. Kıdem tazminatı reformunun raftan inmesi, işgücü üzerindeki prim ve vergi yüklerinin azaltılması, kayıt dışılığın geriletilmesi gerekiyor. Sonra üretici sektör yenilik ve teknoloji açısından daha fazla teşvik edilecek. Bir de ekonomik kurumların işleyişi etkinleştirilecek.

Hiçbirine itirazım yok. Ama bu vaatler son üç yıldır yapılıyor ama pratikte hiçbir şey yapılmıyor. Hülasa, eğer öngörülen maliye politikası uygulanır vaat edilen reformlar da yapılırsa, hedefler gerçekleşir ve Türkiye orta gelir tuzağından çıkmaya başlar.
Orta Vadeli Program: Büyüme, enlasyon, bütçe açğı ve örtük reel harcama ve gelir hedefleri

2014
2015
2016
2017
Büyüme oranı
3,3
4,0
5,0
5,0
Bütçe açığı GSYH oranı
-1,4
-1,1
-0,7
-0,3
FD Harcama
Reel değişimi*
1,8
-1,1
3,1
2,4
Rele Gelir değişimi*
-0,6
0,3
3,6
3,8
Enflasyon
9,4
6,3
5,0
5,0
*Hedelenen enflasyon – Nominal degişim   

3 Eylül 2014 Çarşamba

Hükümet programında ekonomi: Vaatler ve gerçekler

Başbakan Davutoğlu, tercihini Ali Babacan’dan ve mevcut ekonomi politikalarından yana yaptı. Cumhurbaşkanı Erdoğan nasıl ikna edildi bilmiyorum. Son yazımda kapanmış gözüken ekonomi tartışmasının büyüme ve işsizlikteki gelişmelere bağlı olarak yeniden gündeme gelebileceğini belirtmiştim. Şimdilik bu ikazla yetinelim.
Ekonomide anlaştılar
 “Güçlü ekonomi” bölümünün girişinde, “Ekonomide fırsat eşitliği ve adaleti sağlayarak hiç kimseye imtiyaz veya ayrıcalık tanımadık... Yolsuzluklarla mücadelede güçlü bir irade gösterdik. Hiçbir yolsuzluğun üzerinin örtülmemesi, her türlü iddianın hassasiyetle incelenmesi, bu konulardaki yargı süreçlerinin sağlıklı olarak çalışabilmesi için yoğun bir gayret ortaya koyduk.” deniliyor. Bu fazlasıyla ironik ifadelerle ilgili ne denilebilir? Bundan sonra inşallah böyle olur deyip geçelim.
    Program Merkez Bankası bağımsızlığının, enflasyon hedeflemesinin ve esnek kur rejiminin devam edeceğini ilan ediyor. Hiçbir itirazım yok. Ancak Türkiye ekonomisi halen iki temel sorunla, yüksek enflasyon ve düşük büyüme ile karşı karşıya.
    Ağustosta enflasyon yüzde 9,5’e yükseldi. Her ne kadar gıda fiyatlarında yüzde 15’e varan artış bu yükselişte önemli bir paya sahip olsa da, çekirdek enflasyonda devam eden yatay seyir enflasyonun büyük ölçüde katılaştığını gösteriyor. Program “Önümüzdeki dönemde enflasyonla mücadeleye daha fazla yoğunlaşacağız.” diyor ama nasıl yüzde 5’e yaklaşılacağını somut olarak açıklamıyor.
    Katılaşan enflasyonun belini kırmak için düşük bütçe açıklarının devam etmesi şart ama yetmez. Program mali disiplinden taviz yok diyor, hatta “Sıfır tabanlı bütçelemenin uygulanması için idari kapasiteyi geliştireceğiz.” vaadinde bulunuyor. Bunu takip edeceğiz. Bununla birlikte, “Kamu harcamaları etkinlik ve verimlilik temelinde gerçekleştirilecek, şeffaf ve hesap verilebilirlik esas olacaktır.” iddiası Sayıştay raporlarının köşe bucak saklandığı bir ortamda havada kalıyor.
    Enflasyonun hedefe yaklaştırılabilmesi için mali disiplinin yanı sıra kurda istikrarın devam etmesi ve kurun fazla yükselmemesi gerekiyor. Oysa yüksek enflasyon reel kuru hızla aşındırıyor. Ayrıca FED’den beklenen faiz artışlarının da göğüslenebilmesi gerekecek. Merkez Bankası, zamanı geldiğinde faiz artışı yapabilecek mi göreceğiz.
    Enflasyonla mücadelenin esas silahı yüksek verimlilik artışları. Oysa, son iki yıldır emek verimliliğinin büyümeye katkısı sıfır oldu. (Bkz Betam: ‘Türkiye uzun yıllar orta gelir tuzağından kurtulamayabilir’). Verimlilik artışı ile büyümeyi yükseltmek, vergi sisteminde, işgücü, enerji ve ürün piyasalarında bir dizi yapısal reformun gerçekleşmesine bağlı. Programda “Hükümetimiz verimlilik artışının ve sanayileşmenin hızlandırılması gerektiğinin farkındadır.” deniliyor ve reformlar vaat ediliyor. Ne ki, söz konusu reformların geçmişte tüm programlarda yer aldığını ama bir türlü yapılamadıklarını biliyoruz. 2015 seçimlerinden önce yapılabileceklerini de doğrusu hiç sanmıyorum.
    Yapısal reformların dışında verimlik konusunda program Ar-Ge harcamalarının büyük ölçüde artırılacağını söylüyor. Bu doğru bir politika ancak özel firmaların teknolojik atılımlara hazır olması gerekir. Bunun için de işgücünün eğitim düzeyi ile firmaların ölçeklerinin hızla artırılması şart. Programda buna dair dişe dokunur bir şey göremedim. İşgücünün eğitim düzeyi ve kalitesi düşük. Kapsamlı bir eğitim reformu şart. Gerçi program “kapsamlı eğitim reformundan” söz ediyor ama müfredat değişimi dışında ne  kaliteli eğitimin anahtarı olan öğretmen kalitesinden ne de yükseköğretimde akademik ve mali özerkliği hayata geçirecek bir reformdan bahis var.

    Pazar günü büyüme ve işsizlikle devam edeceğim.
(Bu yazı 4 Ağustos 2014'de Zaman'da yayınlanmıştır)

21 Ağustos 2014 Perşembe

Stiglitz’e göre cari açık esas sorun

Joseph E. Stiglitz ekonomi camiasının yakından tanıdığı bir isim. Asimetrik bilginin piyasa ekonomisinde büyük sorun oluşturduğunu gösteren çalışmaları ile Nobel ödülüne layık görülmüş.
Dünya Bankası’nın baş iktisatçılığını yapmış olan Amerikalı iktisatçı son yıllarda daha ziyade ana akım iktisat kuramına ve politikalarına (daha popüler bir ifadeyle “neo-liberal politikalara) karşı yürüttüğü mücadele ile gündemde. Bu mücadelenin argümanlarını bir araya getiren “The Price of Inequality” başlıklı kitabı 2012 yılında yayımlanmıştı. Geçen hafta Türkçe çevirisi (“Eşitsizliğin bedeli”) İletişim Yayınları’ndan çıktı.  
    Stiglitz, UNDP’nin konferans davetlisi olarak bu hafta başında İstanbul’daydı. Yayınevinin Stiglitz ile görüşme önerisini memnuniyetle kabul ettim. Bu sayede kitabı okurken not ettiğim soruların yanıtlarını birinci elden alabilecektim. Stiglitz kitabı her ne kadar genel ekonomik analizler içerse de, esas olarak Amerikan ekonomisinin artan eşitsizlikten kaynaklanan sorunlarını irdeliyor.
    Dünyanın bir numaralı gücü olan ABD’deki ürkütücü gelişmeler elbette hepimizi ilgilendirir. Ama Stiglitz ile yaptığımız sohbette Türkiyeli okurları en çok ilgilendirecek konu, bizim ekonomide hangi sorunun, enflasyonun mu yoksa cari açığın mı daha önemli olduğu ya da hangisine öncelik verilmesi gerektiği ile ilgiliydi. Bu tartışmaya elbette damdan düşer gibi gelmedik.
        Profesör Stiglitz, Amerikan Merkez Bankası FED’i Wall Street odaklı olmakla, diğer ifadeyle çalışan kesimlerin çıkarlarını değil finans kesiminin çıkarlarını gözetmekle eleştiriyor. Başta Ben Bernanke olmak üzere FED yöneticilerini “enflasyon saplantılı” olmakla suçluyor; üstelik enflasyon tehdidinin gündemde olmadığı, buna karşılık reel ücretlerin yerinde saydığı, tam istihdamın sağlanamadığı ve eşitsizliğin hızla artmakta olduğu bir dönemde. Stiglitz’in sohbetimiz sırasında yüzde 6’ya gerileyen Amerikan işsizlik oranının düşen emek arzını içermediği ve yaratılan işlerin hatırı sayılır bölümünün yarı zamanlı olması gerekçeleriyle ciddiye almadığını belirttiğini not etmek isterim. Ayrıca şunu da ekleyeyim; Stiglitz, FED’in yeni başkanı JanetYellen’ın eski başkanlar kadar enflasyon saplantılı olmadığı kanaatinde.
    ABD’de böyle olabilir ama enflasyonun yüzde 9’un üzerine çıktığı, zayıf büyüme nedeniyle işsizliğin artış eğilimine girdiği Türkiye ekonomisi hakkında ne düşünüyor? Fazla tereddüt etmeden bu soruya Stiglitz Türkiye’de enflasyondan ziyade cari açığın öncelikli sorun olduğu yanıtı verdi. Stiglitz’e göre enflasyonun yüzde 20’ye bile çıkması büyük bir deprem yaratmaz ama cari açığın artarak sürdürülemez hale gelmesinin yaratacağı “ani duruş” olayı, diğer ifadeyle sermaye girişlerinin bıçakla kesilmesi Türkiye ekonomisini durgunluğa sürükler.
    Cari açığın esas sorun olduğu konusunda Sitglitz ile aynı görüşteyim. Bununla birlikte enflasyon ile cari açık sorunlarının bağımsız olduklarını düşünmüyorum. Merkez Bankası enflasyon hedefini uzun süredir tutturamıyor. Böyle devam ederse hiçbir inandırıcılığı, dolayısıyla para politikasının etkisi kalmayacak. Böyle bir gelişme esnek kur ile enflasyon hedeflemesine dayanan makro ekonomik çerçevenin sonunu getirir. 1990’lara adım adım geri döneriz.

    Elbbete bu çerçeve değiştirilebilir. Esnek kur rejimi yerine yönetilen kur rejimi getirileilir, sermaye hareketlerine kısıtlamalar konulabilir ve enflasyon hedeflemesi terk edilebilir. Ancak bu yeni makroekonomik çerçevenin yüksek dış açık / yüksek tasarruf açığı veren bir ekonomide getireceği götüreceğinden çok daha fazla olacaktır çünkü ayağımızı yorganımıza göre uzattığımızda, yorgan kısa kalacağından ayaklardan feda etmemiz gerekecek.
(Bu yazı 21 Ağustos tarihli Zaman gazetesinde yayınlanmıştır)

5 Ağustos 2014 Salı

A home-made crisis is possible

There is a smell of economic crisis in the air. This weekend, Economy Minister Nihat Zeybekçi declared that “there will be no crisis.” When does an economy minister declare that there will be no crisis? The answer is straightforward: This is the case when crisis expectations are rising among economic actors. And this is the case at the moment.

Let's begin with the most recent news: Inflation in July, revealed yesterday, has been very disappointing. While the Central Bank of Turkey has been expecting a decrease in headline inflation, we actually saw an increase. The yearly consumer price index (CPI) rose from 9.2 percent to 9.3 percent. The real bad news is that the two core inflation indexes are still rising and they reached 10.4 and 9.8 percent, respectively, in July. Rising inflation is driven mainly by service prices, signaling the presence of demand pressure.

Recently, when the central bank's Monetary Policy Committee (PPK) decided to cut its policy rate for the third time, this time by 50 basis points, I wrote in this column that low interest rates may cause an excessive revival in domestic demand -- something that the committee has disregarded. I concluded that the central bank is too optimistic about inflation. I am afraid that I was right.

One must conclude that the fact that inflation is outpacing the central bank's forecasts is not a sufficient factor to conclude that there will be an economic crisis. However, a radical change in the macroeconomic framework in place could do this. This will probably be the case if Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan is elected president of the Turkish Republic this Sunday.
It is well known that Mr. Erdoğan disagrees profoundly with the current monetary policy and the macroeconomic framework that tries to maintain balanced growth -- a continuation of the decrease in the current account deficit while trying to get inflation closer to its target of 5 percent in the medium term. Nevertheless, this balanced growth requires a strict control of domestic demand, which results in rather low growth.

The critical point lies here. Mr. Erdoğan believes firmly that it is possible to have a revival in domestic demand through radical interest rate cuts without jeopardizing either inflation or the current account deficit. Many times he has declared that high interest rates are the cause of high inflation and that the central bank is following the wrong monetary policy. So, we must expect the implementation of a new economic policy along with the nomination of a new government after the election of the president of the republic, supposing that this will be Mr. Erdoğan. I am almost sure that Ali Babacan, the deputy prime minister in charge of the economy, who is the main builder of the balanced growth regime, will not be present in the new Cabinet. With the departure of Babacan, the central bank management will lose its main defender in the government. I do not think that Turkish Central Bank Governor Erdem Başçı will resist the political pressure that will be exerted by the president of the republic, recently elected by universal suffrage and who does not mince his words, as you know.


Under these circumstances, what kind of events should we expect in the Turkish economy? As soon as interest rates are cut, inflation and exchange rate expectations will be worsened. Let me mention that the current market interest rate for two-year maturity Treasury bonds is at 9 percent, while the policy interest rate of the central bank is 8.25 percent. For a few months we may witness a boom in domestic demand, thanks to negative real interest rates, but a sudden stop in capital inflows will not be lasting. This will fuel even further the depreciation of the Turkish lira and push inflation up again. In sum, the “new monetary policy” will backfire, pushing the Turkish economy into recession. Believe me, this is neither a fantasy nor wishful thinking.

4 Şubat 2014 Salı

Rekabetçi kur - Enflasyon açmazı

Ocak ayı enflasyon rakamları belli oldu. TÜFE 0,1 puan artarak yüzde 7,5’ta kaldı. Ne var ki çekirdek enflasyon belirgin ölçüde artarak yüzde 7,1’den 7,6’ya çıktı. Ama daha önemlisi, salt sanayi fiyatlarını içeren yeni üretici fiyat endeksinde aylık artış yüzde 3,3 ile büyük sıçrama kaydetti. Yıllık artış da yüzde 10,7’ye yükseldi. Hızla yükselen döviz kurunun ithal fiyatları aracılığı ile önce üretici fiyatalarına, ardından da tüketici fiyatlarına yansıdığını biliyoruz. Önümüzdeki aylarda tüketici fiyatlarında artışlar kaçınılmaz. Üstelik Türk Lirasıdaki değer kaybının tümü fiyatlara yanısımış değil. Döviz kuru geri gelir umuduyla zamlar geciktiriliyor.

Kur direnç gösteriyor

            Döviz kuru geri gelir mi? Doğrusu kuşkuluyum. Dolar kuru 2,25-2,30 bandına demir atmış görünüyor. Güçlü bir yabancı sermaye girişi olmadığı takdirde bu kur seviyesi kalıcı olabilir, hatta FED’in para musluğunu kısmaya devam etmesi durumunda kur yeniden tırmanışa geçebilir. Sanırım Merkez Bankası’nın yüzde 10’a yükseltttiği faizin ve buna bağlı olarak yüzde 11 civarında seyreden piyasa faizinin sıcak para açısından yeterince cazip olmayabileceğini artık düşünmeye başlayabiliriz. Kur gevşemediği takdirde enflasyon açısından bu yılın da kaybedileceği açık. Merkez Bankası’nın daha yeni yüzde 6,6’ya yükselttiği enflasyon tahminin dörtte biri (yüzde 1,7) Ocak ayında gerçekleşmiş durumda. Yıl sonu enflasyonunun hiç olmazsa yüzde 7 civarında kalabilmesi için kalan 11 ayda ortalama fiyat artışının 0,5 puanı geçmemesi gerekiyor.
            Bu çok düşük bir ihtimal. Merkez Bankası bir kez daha “kur arttı böyle oldu” diye mektup mu yazacak? Bu mektup yazma işinin suyu çıkmak üzere. Bu bakımdan Merkez Bankası’nın kuru baskılayacak ek faiz artırımları yapmaktan başka çaresi kalmayabilir. Bunun siyaseten ne kadar zor hale geldiğini sanırım uzun uzun anlatmama gerek yok. Enflasyonu yüzde 5’lik hedefe yaklaştırmakta Merkez Bankası’nın çaresiz kaldığını kabul etmek zorunda kalabiliriz. Böyle bir çaresiziliğin tescilinin sonuçları vahim olabilir.

Düşük değerli TL ile büyümek

            Konuya bir de rekabetçi kur açısından bakabiliriz. Nominal kurun mevcut seviyesi reel kuru hemen hemen 2003 düzeyine indirdi. Bu seviyenin, kalıcı olduğu takdirde, saniyeye gerek ihracat gerek ithal ikamesi açısından güçlü rekabet desteği vereceği açık. Mevcut reel kur düzeyinin kalıcı ve istikrarlı olabilmesi için bundan böyle nominal kurun ılımlı bir tempoyla ticari ortaklarımız ile aramızdaki enflasyon farkına paralel gitmesi gerekiyor. Bunun hangi politika araçları ile yapılabileceğini doğrusu bilmiyorum. Ama yapılabilirse, geçmiş yıllarda Türk Lirası’nın büyük ölçüde aşırı değerli seyretmesi nedeniyle sanayinin maruz kaldığı tahribatın zamanla telafi edilmesi mümkün olabilir. Böyle bir telafi süreci aynı zamanda büyüme rejiminin de daha dengeli bir patikaya oturmasını, bu sayede de cari açığın sürüdürülebilir düzeylere çekilmesini mümkün kılar.

            İki haneli enflasyonun tek haneye indirilmesinde Türk Lirası’nın geçici kur şoklarına rağmen düzenli değer kazanması önemli katkı yaptı. Ancak bu katkının bir bedeli de oldu. Reel kur sanayimizin verimlilik düzeyinin üzerine çıktı. Son iki yıl hariç büyümeyi iç talep sürekledi. İç talebin yakıtı da dışardan alınan borçlarla sağlandı. Bu çark son iki yıldır tekliyor. Eğer işgücü piyasasında, vergi sisteminde, eğitimde, enerjide rekabet gücünü arttıracak yapısal reformlar yapılabilseydi kur üzerindeki rekabet baskısı daha hafif hissedilirdi. Oysa şimdi bir açmazla karşı karşıyayız: Ya enflasyonu fazla azdırmamaya özen göstererek rekabetçi kurla dengeli büyümeye sancılı bir geçiş yapacağız ya da enflasyonda ipin ucu kaçar korkusuyla kuru baskılamak için daha yüksek faizlere razı olacağız.