8 Ağustos 2014 Cuma

Ev yapımı kriz tehlikesi

Ev yapımı kriz deyince yanlış ekonomi politikaları sonucu kendi kendimize yarattığımız ekonomik krizleri anlamak gerekir.
1994 ve 2001 krizleri bu anlamda ev yapımı krizlerdi. Dışarıda belirgin olumsuz gelişmeler yoktu.  Ama içeride Türkiye ekonomisinin karşı karşıya olduğu sorunların teşhisinde ve reçetelerde yapılan yanlışlar 1994 ve 2001’de ekonomik krizlere neden oldu. 2008-09 krizi ise dışarıdan ithal edilmişti. O dönemde doğru ekonomi politikaları ile krize tepki verildiğinden Türkiye ekonomisi krizden hızlı çıktı. Oysa şimdi tamamen geçmişte kaldığını düşündüğümüz eski tarz ev yapımı kriz ihtimali ufukta görünür oldu.
    Üstelik tam da olumsuz gelişmelerin söz konusu olduğu bir dönemde. Amerikan faizleri yükselişin arifesindeler. Ucuz para döneminin sonuna yaklaşıyoruz. Avrupa ise bir türlü canlanamıyor. Sıfır hatanın şart olduğu bir dönemden geçiyoruz. Ne var ki, cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından dümene geçmesi beklenen yeni ekonomi yönetiminin 1990’lardaki gibi fahiş hatalara imza atması çok muhtemel.
      Başbakan’ın mevcut para politikasına karşı olduğu herkesin malumu. Başkanlık sistemine geçmek genel seçimde referandum çoğunluğunu elde etmekten geçiyor. Bunun için de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin oy oranı yüzde 50’yi aşmak zorunda. Böyle bir sonuç cepte keklik değil. Başbakan, daha canlı bir ekonomi istiyor. Yüzde 3,5-4,0 arası seyreden büyüme Başbakan’ı kesmiyor. Haksız değil. Bu büyüme temposuyla kişi başı reel gelir artışı son iki yıldır yüzde 2 civarında. Yoksulluğu azaltmaya devam etmek için yetersiz. Dahası, düşük büyüme, vergi gelirlerini reel olarak azaltmaya başladı ama kamu harcamaları tam gaz devam ediyor. Mali disiplinin bozulmaması için dolaylı vergilerin artması, dolayısıyla daha yüksek büyüme gerekiyor.
    Başbakan, faizlerin düşürülmesi ile iç talebin canlanacağını, buna karşılık böyle bir canlanmanın ne enflasyonu ne de döviz kurunu olumsuz etkilemeyeceğine inanıyor. Bence yanılıyor. Son iki yıldır Başbakan Yardımcısı Babacan ve Merkez Bankası yönetimi, zorlu bir çabanın içindeler. Dengeli büyüme adı altında bir yandan enflasyonu aşağıya çekmeye, diğer yandan da ihracatın ithalattan daha hızlı artmasıyla cari açığı azaltmaya çalışıyorlar. Bu yılın ilk çeyreğinde bu zor bileşim kısmen başarıldı. Yıllık büyüme yüzde 4,3 olarak gerçekleşti. Bu büyümeye net ihracat pozitif katkı yaparken, dolayısıyla cari açık azalırken, iç talepte de ılımlı bir canlanma oldu.
    Ancak enflasyonda katılık sürüyor. Temmuzda TÜFE’de beklenen düşüş gerçekleşmedi. Yıllık enflasyon yüzde 9,3. Çekirdek enflasyonda da artış devam ediyor. İki yıllık tahvilin faizi önceki gün yüzde 9,5’e yükseldi. Merkez Bankası’nın faizi ise 8,25’te. Bu arada döviz kuru da Türkiye gibi yüksek cari açığa sahip ülkelerde yükselmeye başladı. Merkez Bankası’nın son faiz indiriminin hatalı olduğunu savunmuştum. Korkarım haklı çıkıyorum.
    Bu koşullarda mevcut makroekonomik çerçeveyi bozmak krize yol açabilir. Başbakan cumhurbaşkanı seçildiği takdirde, kendisinin ekonomik görüşleri ile bağdaşık yeni bir ekonomi yönetimi oluşturması tutarlılık adına şaşırtıcı olmayacak. Babacan’ın kurulacak yeni hükümette yer almayacağı sanırım sır olmaktan çıktı. Babacan giderse Merkez Bankası yönetiminin de siyasal baskılara fazla dayanamayacağını düşünüyorum.

    Sanırım yeni ekonomi yönetiminin ilk işi faizleri düşürerek para politikasını daha da gevşetmek olacaktır. Bu gevşeme TL’ye hızla değer kaybettirir. Enflasyon da artmaya devam eder. 1990’lardan farklı olarak esnek kur ve düşük bütçe açığı yaratılan şokun etkisini hafifletebilir ama yine de birkaç aylık bir yalancı bahardan sonra Türkiye ekonomisinin durgunlaşmasını kimse engelleyemez. Ekonominin katı gerçekleri bazen yaşanmadan öğrenilmiyor.
(Bu yazı 8 Ağustos 2014'te Zaman gazetesinde yayınlanmıştır)

5 Ağustos 2014 Salı

A home-made crisis is possible

There is a smell of economic crisis in the air. This weekend, Economy Minister Nihat Zeybekçi declared that “there will be no crisis.” When does an economy minister declare that there will be no crisis? The answer is straightforward: This is the case when crisis expectations are rising among economic actors. And this is the case at the moment.

Let's begin with the most recent news: Inflation in July, revealed yesterday, has been very disappointing. While the Central Bank of Turkey has been expecting a decrease in headline inflation, we actually saw an increase. The yearly consumer price index (CPI) rose from 9.2 percent to 9.3 percent. The real bad news is that the two core inflation indexes are still rising and they reached 10.4 and 9.8 percent, respectively, in July. Rising inflation is driven mainly by service prices, signaling the presence of demand pressure.

Recently, when the central bank's Monetary Policy Committee (PPK) decided to cut its policy rate for the third time, this time by 50 basis points, I wrote in this column that low interest rates may cause an excessive revival in domestic demand -- something that the committee has disregarded. I concluded that the central bank is too optimistic about inflation. I am afraid that I was right.

One must conclude that the fact that inflation is outpacing the central bank's forecasts is not a sufficient factor to conclude that there will be an economic crisis. However, a radical change in the macroeconomic framework in place could do this. This will probably be the case if Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan is elected president of the Turkish Republic this Sunday.
It is well known that Mr. Erdoğan disagrees profoundly with the current monetary policy and the macroeconomic framework that tries to maintain balanced growth -- a continuation of the decrease in the current account deficit while trying to get inflation closer to its target of 5 percent in the medium term. Nevertheless, this balanced growth requires a strict control of domestic demand, which results in rather low growth.

The critical point lies here. Mr. Erdoğan believes firmly that it is possible to have a revival in domestic demand through radical interest rate cuts without jeopardizing either inflation or the current account deficit. Many times he has declared that high interest rates are the cause of high inflation and that the central bank is following the wrong monetary policy. So, we must expect the implementation of a new economic policy along with the nomination of a new government after the election of the president of the republic, supposing that this will be Mr. Erdoğan. I am almost sure that Ali Babacan, the deputy prime minister in charge of the economy, who is the main builder of the balanced growth regime, will not be present in the new Cabinet. With the departure of Babacan, the central bank management will lose its main defender in the government. I do not think that Turkish Central Bank Governor Erdem Başçı will resist the political pressure that will be exerted by the president of the republic, recently elected by universal suffrage and who does not mince his words, as you know.


Under these circumstances, what kind of events should we expect in the Turkish economy? As soon as interest rates are cut, inflation and exchange rate expectations will be worsened. Let me mention that the current market interest rate for two-year maturity Treasury bonds is at 9 percent, while the policy interest rate of the central bank is 8.25 percent. For a few months we may witness a boom in domestic demand, thanks to negative real interest rates, but a sudden stop in capital inflows will not be lasting. This will fuel even further the depreciation of the Turkish lira and push inflation up again. In sum, the “new monetary policy” will backfire, pushing the Turkish economy into recession. Believe me, this is neither a fantasy nor wishful thinking.

4 Ağustos 2014 Pazartesi

BRICS meydan okuyor

Bu pazar, Türkiye’de gittikçe ayan beyan hale gelen otoriterleşmenin ve bölgemizdeki kanlı savaşların oluşturduğu iç karartıcı atmosferden biraz uzaklaşalım istiyorum.
BRICS liderleri Fortaleza'da
Küresel ekonomide güç dengeleri başta Çin olmak üzere kalkınmakta olan ülkelerin lehine hızla değişiyor. Ne var ki, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan kurumsal ekonomik düzen bu değişime ayak uydurmakta zorlanıyor. Daha doğrusu, bu düzenin egemen gücü Batı ayak sürüyor.
    Bu bağlamda iki hafta önce 15 Temmuz’da Brezilya Fortaleza’da toplanan 6. BRICS zirvesinde çok önemli kararlar alındı. Ama ne yazık ki bu kararlar Ortadoğu ve Ukrayna yangınlarının dumanı içinde kaybolup gitti.
    Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın İngilizce baş harflerinden oluşan BRICS, 2006 yılında kuruldu. BRICS denince 3 milyar nüfustan, 16 trilyon dolar milli gelirden ve 4 trilyon dolar döviz rezervinden söz ettiğimizi hatırlatmak isterim.
    Başlangıçta ekonomik işbirliği yapmak gibi oldukça muğlak bir amaç belirlenmişti. Kurumsal yapı 2009’da Rusya’da yapılan ilk zirveyle oluşmaya başladı. Bundan sonra BRICS kurumsal yapısını geliştirdi ve amacını işbirliğinden dayanışmaya taşıdı. Zirve bildirileri ekonominin ötesine taştı ve çevre ve iklim sorunlarından uluslararası çatışmalara tüm dünya sorunları hakkındaki üye ülkelerin ortak görüşlerini ifade etmeye başladı. Örneğin Fortaleza bildirisi İsrail’in Gazze’ye yaptığı saldırıyı kınayan ve BM karaları ile Arap Barış Planı’nın ilkeleri doğrultusunda bağımsız Filistin devletini savunan bir açıklamaya yer verdi.
    Fortaleza’da Batı’nın 2. Dünya Savaşı ertesinde kurduğu ekonomik düzene meydan okuyan iki önemli karar alındı. BRICS liderleri Uluslararası Para Fonu’na (IMF) alternatif bir Rezerv Fonu (Contingent Reserve Arrangement) anlaşmasını imzaladılar. Başlangıç rezerv miktarı 100 milyar dolar olacak. Üye ülkeler ulusal paralarına karşı spekülatif bir hücum oluştuğunda 6 aydan bir yıl vadeyle rezervden döviz kullanabilecekler. En büyük uluslararası rezerve sahip olan Çin 41 milyar, Brezilya; Hindistan ve Rusya her biri 18 milyar, Güney Afrika da 5 milyar dolar koyuyor. Çin’in görünür gelecekte böyle bir desteğe ihtiyacı yok ama diğerleri gerektiğinde IMF’nin kapısını çalmak yerine öncelikle BRICS rezervini kullanabilecekler.
    IMF’ye alternatif Rezerv Fonu’nun yanı sıra BRICS bir de Dünya Bankası’na alternatif yatırım bankası kurdu: Yeni Kalkınma Bankası (New Development Bank) başlangıç olarak 50 milyar dolar sermaye ile donatıldı. Bir süre sonra bu meblağ 100 milyar dolara çıkarılacak. Kalkınma Bankası Rezerv Fonu’ndan farklı olarak isteyen kalkınmakta olan ülkeler de bankaya sermaye koyup ortak olabilecekler. Banka, gelişmekte olan ülkelerin her türlü altyapı, yenilenebilir enerji gibi uzun dönemli temel yatırımlarını finanse etmeyi amaçlıyor.

    Bu iki kuruluş, yakın gelecekte IMF ile Dünya Bankası’na rakip olamazlar. Ancak ileride BRICS’in ekonomik ağırlığı ve kaynakları arttıkça ‘Washington DC’nin ikizleri’ olarak anılan IMF ve WB’e alternatif oluşturabilirler. BRICS aynı zamanda IMF’nin küresel ekonomide değişen güç dengelerini yansıtacak şekilde reforma tabi tutulmasından vazgeçmiş değil. Fortaleza Bildirisi adeta ültimatom tadında başta ayak sürüyen Amerikan Kongresi olmak üzere Batı’yı uyarıyor: “2010 yılında karara bağlanan IMF reformlarının halen yürürlüğe girmemiş olmasından duyduğumuz düş kırıklığını ve ciddi endişelerimizi hatırlatırız.” dedikten sonra, bu reformların yıl sonuna kadar uygulanmasını ve yeni kota dağılımlarının da Ocak 2015’e kadar karara bağlanmasını talep ediyor. Ayrıca daha eşitlikçi bir IMF’nin gecikmesinin bu kuruluşun ‘meşruiyetini, inandırıcılığını ve etkinliğini zedelediğini’ belirtmeyi de ihmal etmiyor.
(Bu yazı Zaman'da 3 Ağustos, 2014 tarihinde yayınlanmıştır)

1 Ağustos 2014 Cuma

Kolay malî disiplin geçmişte kaldı

AKP iktidarının en önemli ekonomik başarısı hiç kuşkusuz mali disiplini sağlaması oldu. İlk yıllarda bütçe açıkları hızla düştü.
Düşen bütçe açıkları ekonomiye olan güveni artırdı. Reel faizler yüzde 10’un altına gerilerken yüksek büyüme bütçe gelirlerini hızla artırdı. Kamu borç yükü (kamu borcunun GSYH içindeki payı) yüzde 70’lerden yüzde 40’ın altına düşürüldü. Ardından küresel kriz sırasında büyük çapta düşen uluslararası faizler Merkez Bankası’na faizlerini de aşağıya çekme fırsatını verdi. Reel faizler yüzde 1-2 düzeyine kadar geriledi. Bu gelişmeye kriz ertesinde iki yıl boyunca gerçekleşen olağanüstü yüksek GSYH artışları eklenince, vergi gelirlerinde de büyük artışlar elde edildi. Tüm bu gelişmelerin sonucunda hükümet kamu harcamalarını artırmasına rağmen mali disiplini sürdürmeyi başardı. Geçen yıl bütçe açığı rekor düzeyde küçülerek yüzde 1’e, kamu borç yükü de yüzde 36’ya geriledi. Ancak bu yılın ilk yarısında ortaya çıkan bütçe performansı mali disiplini bozmadan kamu harcamalarını reel olarak artırma döneminin sonuna gelindiğine işaret ediyor.
    Haziran sonu itibarıyla Merkezi Yönetim Bütçesi 3,4 milyar TL açık verdi. Geçen yılın aynı döneminde 3,1 milyar fazla vardı. Bu gelişmenin başlıca sebebi bütçe giderlerinin yüzde 13,8 artmış olması. Buna karşılık gelirlerde artış yüzde 10,2’de kaldı. Yüzde 9’luk enflasyonu dikkate alırsak, giderler reel olarak yüzde 5 artarken, gelirlerdeki artış yüzde 1’de kaldı. Ama daha vahimi, kamu gelirlerinin büyük bölümünü oluşturan vergi gelirlerinde artışın yüzde 6,1’de kalmış olması. Bu sınırlı artış, vergi gelirlerinin reel olarak yüzde 3 kadar azaldığını gösteriyor. Gelir Vergisi varidatı artarken, vergi gelirlerinin üçte ikisini oluşturan dolaylı vergi varidatının çok az arttığı görülüyor.
    Vergi gelirlerindeki bu alarm verici gelişmenin ardındaki en önemli etken ekonomik büyümenin son iki yıldır düşük seyrediyor olması. Halen GSYH artış oranı yüzde 3,5-4,0 arasında. Bu büyüme temposu geçmişte olduğu gibi bütçe gelirlerinin yeterince artmasına izin vermiyor. Oysa, harcamalar yüksek bir tempoyla artmaya devam ediyor. Kriz öncesinde bütçe gelirleri GSYH’nın yüzde 22’sini oluştururken, halen bu oran yüzde 25’e yükselmiş durumda. Buna karşılık faiz dışı harcamaların GSYH’ya oranı yüzde 18’den yüzde 23’e çıkmış bulunuyor. Bu artış farkı kamu maliyesinde 2 yüzde puanlık bir bozulmaya işaret ediyor.
    Hükümet art arda gelen seçimlerin dürtüsüyle harcama alışkanlıklarından vazgeçemiyor. Aynı zamanda vergi gelirlerini artırmanın yolu da büyüme hızını artırmaktan geçiyor. Vergilerin bileşimini Gelir Vergisi lehine değiştirecek köklü vergi reformu projesi seçimler sebebiyle rafa kalktığından tek yol iç talebi çok daha canlı yapmak. Başbakan’ın Merkez Bankası yönetimine ateş püskürmesinin temel sebebi de bu ikilem. Başbakan, düşük büyümenin müsebbibi olarak mevcut para politikasını görüyor. Faizler büyük ölçüde düşürülürse iç talebin canlanacağına, buna karşılık döviz kurunun sakin kalacağına, enflasyonun da azmayacağına inanıyor.

    Bu ayrı bir tartışma konusu. Türkiye ekonomisinin Aşil topuğu olan cari açığı adım adım düşürmek için dengeli büyümenin devam etmesi şart. Bunun için de iç talebin ılımlı seyretmesi gerekiyor. İhracatta mucizevi artışlar beklenemeyeceğine göre GSYH artışı haliyle AKP iktidarının harcama iştahına kıyasla yetersiz kalıyor. Gelecek yıl yapılacak genel seçimlerde Başbakan mutlaka referandum çıtasını (330’un üzerinde milletvekili) aşmak istiyor ve kamu harcamalarında frene basmak istemiyor. Ama büyüme düşük kalmaya devam ettiği sürece bu gidişat ekonomik güvenin halen temel çıpasını oluşturan mali disiplinden giderek uzaklaşma ihtimalini artırıyor.

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Exit from the middle-income trap may take years

Almost one year ago I wrote an article about the difficulties that were facing the Turkish economy with regard to increasing per capita income for two years.

In my article titled “Turkey on the brink of middle-income trap," I argued that the high per capita income growth that was led by robust labor productivity growth during the first years of Justice and Development Party (AKP) rule, slowed down first and then totally stopped in 2012, based on a research published by Bahçeşehir University's Center for Economic and Social Research (BETAM) in August 2013.

BETAM published an updated version of this research last Wednesday titled  "Turkey's exit from the middle-income trap may take years" aiming to scrutinize changes in the per capita growth, employment rate and labor productivity that has occurred over one year.

Indeed, from 2002 to 2011, per capita income rose roughly from $3,000 to 10,500. Since then, it has stagnated. This astonishing performance is due to two basic factors: the appreciation of the Turkish lira in real terms against the United States dollar and an average gross domestic product (GDP) growth rate close to 6 percent, which provided a per capita income increase over 4 percent per year, given the population growth rate. This means an overall per capita income increase of over 40 percent in real terms in nine years.

Furthermore, we know this improvement has profited all segments of society almost equally, with the low-income segments being slightly more favored. For more information, see my recent piece “The growth of the middle class." The strong per capita income increase has allowed a modest decrease in income inequality and a rather remarkable decrease in poverty, which, however, continues to be quite high. The BETAM research focuses on the evolution of the main factors that contributed to this striking per capita income increase at the beginning and its abrupt stop at the end of the research period.

As one of the authors of the report, let me briefly explain the methodology used. It is possible to break down the per capita income increase into three contributors: the ratio of the working age population to the total population; the employment ratio (employment by working-age population); and labor productivity, defined as GDP per employed individual.

The contribution of the working-age population ratio is marginal. Though the working-age population is still growing more rapidly than the total population, this factor shall be extending in the 2020s because of an aging population. As for the two other factors -- namely employment ratios and labor productivity -- three different sub periods have been observed. Until the second quarter of 2008, the entry date of the economy into recession, high per capita income growth was driven largely by increases in labor productivity. During this period, total employment almost stagnated; non-farming employment rose significantly, while agricultural employment declined.

In the aftermath of the global crisis, the nature of per capita income growth changed dramatically. From the last quarter of 2009 to the last quarter of 2011, the economy had very high per capita income growth rates -- over 7 percent. Both increases in the employment ratio and in labor productivity contributed more or less equally to this performance.

However, starting at the beginning of 2012, The increase of per capita income decelerated dramatically along with the slowing GDP growth. BETAM's analysis shows that until the second quarter of 2013, the per capita income increases declined under 1 percent; however, the most striking future of this decline was that the decrease in labor productivity turned out to be negative.
In other words, the weak growth -- GDP growth was limited to 2 percent in 2012 -- was supported only by the increase of employment ratio. During the following three quarters one observes slight improvement in the growth performance; labor productivity resumed to contribute to the per capita income increase that rose to some extent and reached 2 percent. Nevertheless, in the first quarter of this year, the contribution of labor productivity had become negative again.

At the end of the day, we can assert that more than two years of labor productivity has not contributed to the per capita income growth, which continues to be quite low. Strong employment increases certainly have prevented the increase of unemployment, but this low level of per capita income growth will not allow Turkey to escape from the middle-income trap quickly.  

  (this article is published in Todays' Zaman, July 26, 2014)

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Geopolitical risks are increasing

Foreign Minister Ahmet Davutoğlu declared recently that the government will not allow the Middle East to become a swamp that includes the Holy Cave of Hira.

I presume that Mr. Davutoğlu is alluding to critics in the opposition who claim that the government of the Justice and Development Party (AKP) has pushed Turkey into the “Middle East swamp” because of wrong foreign policy decisions which have resulted in the loss of any and all tools that might allow Turkey to play a role of mediation in the conflicts that are shaking the region. In fact, the Middle East is full of holy places, not only for Muslims, but also for Christians and Jews. This might be one of the factors which has kept the region locked in a cycle of violence and intolerance since the old order disappeared, while a new order cannot emerge.

AKP foreign policy might have taken into consideration the highly complex social and political imbroglio of the region more realistically and not put all its eggs in the basket of its “morality” claims. If this morality was not suspect due the double standards of its claimants it might be less questionable, but this is not the case. Regardless, the results of the deadly realities of the Middle East and those of AKP foreign policy remain. So, let's focus on the consequences of this state of affairs on political economy.

The bloodbath perpetrated by the Israeli army in Gaza is certainly a great human tragedy, but this bloodbath has also torpedoed recent hopes of reconciliation between Turkey and Israel. Prime Minister Erdoğan made clear that as long as he is in power there will be no reconciliation with this “terrorist state.” The impotence of Turkey in protecting Gaza civilians from Israeli violence has pushed the prime minister to raise his verbal violence against Israel. The opposition criticizes the prime minister for contenting himself with great bouts of shouting, pushing him to instead take concrete measures such as the suspension of diplomatic and economic relations with Israel.

We are, for sure, in a game of losers for all parties, but the main loser would be the US, which expended enormous effort, including the personal prestige of President Obama, for this reconciliation. This means that Turkey's strategic importance for the US will not always be sufficient to prevent harsh actions against the economic interests of Turkey. For example, the allegation that some state-owned banks in Turkey violated the international embargo against Iran may have serious consequences.

The presence of “Islamic State” (IS) in Syria and northern Iraq seems as though it will last for a very long while. This terrorist organization (or state?) continues to hold Turkish diplomats and their families hostage. These hostages are blocking the Turkish government from instituting coercive policies against IS. Autonomous Kurdish regions in northern Syria are under attack by IS, and the AKP government hesitates to defend them. Turkey's policy against Assad is becoming more and more uncertain.

The AKP does not know how to deal with Bagdad or Arbil. The Kurdish regional government seems like it has decided to progress in its efforts to form an independent state. They have long been allies of Turkey, while Maliki became an adversary. Meanwhile, Israel is encouraging Arbil to declare its independence from Iraq, while Iran and the US oppose it.

What is the strategic stance of Turkey in the face of these issues? I am not sure that AKP leaders have a strategy with clear goals and appropriate tools for the achievement of these goals. The result is that the exports to Iraq which the Turkish economy sorely needs are now declining rapidly, and the hopes put in the increasing oil exports from northern Iraq are in jeopardy because of IS expansion in the region. A decline of exports to Israel is also in sight.

Another important geostrategic threat is the nuclear talks with Iran. The negotiations have not been successful; the deadline has passed. But, as all parties are afraid of the consequences of failure, an additional four months have been given to the talks. Iran is not ready to give up its right of uranium enrichment for civilian use. The 5 + 1 countries (US, Russia, China, France, the UK and Germany) are ready to accept this right if the amount of enriched uranium is limited and if its production is strictly controlled. However, Israel, the main antagonist in the affair, requires the complete abandonment of uranium enrichment and is pushing its Western allies not to compromise. In the meantime, the embargo against Iran is still in place and risks becoming more severe in the near future. This is another serious risk to the Turkish economy.

I have already reached the word limit of my column without being able to treat the Ukrainian crisis, which must be added to the threats from the Middle East via its effects on the Russian economy. At the end of the day, the Turkish economy -- which is already suffering from low growth -- may face further difficulties in the near future. 

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Piyasaların iyimserliği

Şu sıralar piyasaların en gözde tartışması Para Poltikası Kurulu’nun (PPK) yarın yapacağı toplantıda faiz indirimine gidip gitmeyeceği, giderse de kaç puan indireceği. Pazartesi akşamı Bloomberg Tv’de Barış Esen’in programına davetliydim. Doğal olarak program faiz tartışmasıyla başladı. Programa katılan Denizbank’ın araştırmacısı Özlem Derici’den piyasaların PPK’nın yüzde 8,75 olan politika faizini 50 baz puan indirmesini beklediğini öğrendim. Barış Esen bana yöneldiğinde genç meslektaşımız Emre Deliveli’nin Hürriyet Daily News’taki son yazısında aktardığı bir anektod ile faiz topuna giriş yaptım.
Emre 2000’lerin ortasında bir finans kuruluşunun araştırmacısı olarak işe başladığında müdürü kendisine “akademik iktisatçı” ile “piyasa iktisatçısı” arasındaki farkı sormuş. Çaylak Emre duraksamış. Müdür farkı gayet yalın bir şekilde açıklamış: Akademik iktisatçı Merkez Bankası’nın ne yapması gerektiğine kafa yorar. Oysa bu bizim müşterilerimizi hiç ilgilendirmez. Onlar merkez Bankası’nın ne yapacağı ile ilgilidirler. Piyasa iktisatçısı da Merkez Bankası’nın ne yapacağı sorusuna yanıt ararar.

Faiz indirimi hata olur

Akademik iktisatçı olarak kendimi bu şekilde güven altına aldıktan sonra Merkez Bankası’nın bu kez faiz indirimine gitmemesi gerektiğini savundum. Bunu söylerken geçtiğimiz dönemde faiz indirimlerini savunduğumu, dolayısıyla faiz tartışmasında şahin kanatta yer almadığımı hatırlatmayı da ihmal etmedim. Piyasaların iyimserliği gösterge faizin (iki yıllık tahvilin faizi) politika faizinin yaklaşık 50 baz puan altında olmasına bağlanıyor. Bir de sanayi istihdamının son dönemde yüzde 1 düşmüş olması ileri sürülüyor. Olabilir. Ama Merkez Bankası’nın işi bu kadar basit olamaz. Son dönemde enflasyonda düşüş beklendiği kadar güçlü olmadı. Enflasyon beklentisinde de hafif artışlar görüldü. Dahası PPK geçen ayki 75 baz puanlık indirimden sonra iç talebin ılımlı seyrettiğini, enflasyonda düşüş belirginleşinceye kadar sıkı duruşun devam edeceğini belirtmişti.
Geçen Cuma Betam’ın yayınladığı son Ekonomik Görünüm notunda büyümenin ihracattaki yavaşlama ve yatırımlardaki durgunluk nedniyle büyümenin ikinci çeyrekte bir miktar zayıfladığı tahmin ediliyor. Ama dengeli büyüme devam ediyor ve cari açık düşüyor. Dahası kredi faizleri de politika faizindeki indirimlere paralel olarak 200 baz puan kadar düştü. Bu düşüşün talebe yansıması için zamana ihtiyaç var. Bunu görmeden PPK’nın yeni bir indirime gitmesi doğru olmaz.
Peki herşeye rağmen bir kez daha politika faizini indirir mi? Bunu yapabilir ama ben şahsen bu adımı siyasal baskı altında alınmış bir karar olarak yorumlarım. Bundan kaçınmak için PPK faiz korudorunu (yüzde 12 ile 8 arası) aşağıya çekebilir ve bunu bahane ederek belki politika faizini de 25 baz puan indirebilir. Bu ara çözüm makul görülebilir. Bakalım ne yapacaklar?
Abdullah Gül opsiyonu

Programda piyasaların orta vadede (piyasaların orta vadesi bir kaç ay oluyor) çok daha iyimser bir senaryoyu satın almakta olduğunu da öğrendim. Piyasalar Tayyip Erdoğan’ın birinci turda iyi bir oyla seçilmesini ardın da Abdullah Gül’ün AKP’nin başına geçmesini ve Babacan’ın ekonomi ekibi ile yola devam edilmesini bekliyormuş. Bu beklentide ciddi bir tutarsızlık gördüğümü söyledim. Eğer Erdoğan birinci turda nispeten yüksek bir oyla seçilirse yeni hükümette Babacan ekibine yer vermeyeceğini ve kendi ekonomik görüşleri ile uyumlu bir ekibin ekonominin başına geçeceğini düşünüyorum.

Benim iyimser senaryom farklı. Erdoğan’a destek birinci turda düşük kalırsa, AKP içindeki huzursuzluk artarken genel seçim endişesi tavan yapacaktır. Bu koşullarda AKP milletvekilleri genel seçimlere güçlü bir lider ile gitmek isterler. Abdullah Gül opsiyonu ancak bu koşullarda gündeme gelir. Erdoğan ikinci turda cumhurbaşkanı seçilirse hangi opsiyonu tercih eder bilemem. Yayın sırasında Gül’ü TOBB’da yaptığı konuşmada canlı olarak izledik. Ekonomi konusunda gayet mantıklı konuştu ve büyük alkış aldı. Bir kenara not edelim.